ALBÜM DÜZENLEME… AZ / ÇOK

                                                                        Eski foto albümlerimden.

 

Yüzlerce tanımadığım yüz…Belki birçoğu hayatta değil…Her karede kendi içinde bir başka hikaye..Her yaşanmışlık tarihe not düşülmüş…Kimisi sararmış, kimisi yırtık, kimileri istenmeyen kişilerle çekildiklerinden kesilmiş, kiminde zamanının en iyisi sayılan gülünç kıyafetler, kimisinde objektif acemileri, kimisinde sahte bir gülüş, kimisi fazla masum, kimisi olduğu gibi, kimi beyefendi, kimi hanımefendi….

…Fotoğraflar…

***

Ne zaman evde bir düzenleme yapsam, mutlaka biryerlerde önüme çıkarlardı…Uzun uzun incelerken bir süre geçmişe gider, geri döndüğümde de “artık bunlara bir albüm almam lazım” der ve yine bir sonraki karşılaşmaya kadar biyerlere tıklım tıkış yerleştirirdim onları.  Hayatı “cepte bilme” nin dayanılmaz hafifliği ile kendimizi hep başka yerlere, kişilere ve zamana ertelerken, yapamadan “öldüğümüz” diğer küçük isteklerimiz gibi,  onlara gerekli olan basit bir albümü de yıllardır edinememiştim..

Çoktur böyle günlük hayat rutinleri içerisinde anlık algılarımıza hitap eden durumlara yönelip, ekmek arası ediverdiğimiz küçük mutluluklarımız…Yaşadığımız şehirde hemen burnumuzun dibinde bulunan ünü dünya çapını aşmış tarihi bir mekana gitmeyi, hergün önünden geçtiğimiz bir sahilde on dakika keyif etmeyi, diyet ve spor yapmayı, yabancı bir dil öğrenmeyi, yıllardır görülmeyen bir dostu görmeyi  ve hatta çoğu zaman “Seni Seviyorum” demeyi istemek kadar çok…

İstanbul’ da doğup büyümüş birisi olarak, meşhur olmasına rağmen bir Kanlıca Yoğurdu yiyemediğimi, Adalar’ da bisiklete binemediğimi, Kavak’ a gidemediğimi, çocukluğumda yaptığım okul turu dışında 1,5 km. uzaklıktaki Dolma Bahçe Sarayı’ nı yetişkin gözü ile yeniden gezemediğimi ve bu listemin çok uzun olduğunu acı bir şekilde itiraf edebilirim…

Çok uzun zamandır sevdiklerime “seni seviyorum” diyemediğimi de…

Aklıma gelmeyen yüzlerce “yapamamışlıklarımın” içerisinden, en azından birtanesini gerçekleştirmek için bu albümü aldım geçenlerde. Düşünüyorum da, söylenmeye başlamamla, nihayetinde sahip olabilmem arasından ortalama onbeş yıl geçmiş… Yani ortalama bir ömrün 1/5′ i eder bu…Yapmak isteyip de yapamadıklarını gerçekleştirmek için kaç tane 15 yılı vardır ki bir insanın ?

Belki, hertürlü gereksiz şeyi yazdığım not defterimin birkaç sayfasını da, ” yapmak için acele etmem gerekenler” kısmına ayırmalıyım artık..

****

Hem analog makinelerin “azlığına, filmlerin değerliliğine, seçeneksizliğine” hem de dijital makinelerin  “kaliteli çekimine, enerji bolluğuna ve çok seçenekliliğine” yetiştiğim için şanslı bir kuşaktanım ben.. Analog makinelerde sınırlı sayılarda film olup “az ve dikkatli” kullanılırdı… Bu yüzden herkes gelecek yıllarda hep o hali kalacağı için en mükemmel pozunu vermeye çalışırdı…Bazı çok güzel olduğuna inanılan anlarsa  “filmin yanma ihtimaline karşı” iki kere çekilirdi..

Bugün dijital makinelerle istediğimiz kadar birbirinden güzel ve kaliteli çekimler yapıp beğendiklerimizi seçiyor beğenmediklerimizi artık “insanlarda” da kullandığımız o hiç sevmediğim “delete” tuşu ile siliyoruz gidiyor…Filmler yanmıyor artık..Sayısızca kopyalanıp yapıştırılabiliyor istenilen yere..

Dijital Dünya, “gerçeği” günden güne silerken”Albüm” terimini de hayatımızdan çıkartıp harddisklere taşıdı artık…Nadiren de olsa kimse bilgisayarına kaydettiği resimleri bastırıp bir albüm haline dönüştürmüyor bugün…Geçmişe bir bakılmak istendiğinde de şöylece seri bir “tık”lama yapılıp geçiliyor…

Nostaljiyi çok seven ve biraz da o kısıtlı döneme yetişen birisi olarak “az” ın ne demek olduğunu iyi biliyorum…

“Az” değerlidir…

Diğer kanalların olmadığı dönemde TRT ‘ nin, birçok çikolatanın olmadığı dönemde Çokokrem’ in, E-mail olmadığı zamanlarda SMS’ in ;

Aşk yaşamananın zor olduğu zamanlarda da Aşk’ ın değerli olması da hep bundandır işte…

Bugün hala “çok” olan şeyi sevmem..

Memnunum…

AŞK MÜMKÜN MÜDÜR HALA ?

Bu gün radyoda dinledim ilk kez bu şarkıyı ve şu ana kadar da sanıyorum ki ellinci dinleyişim olmalı.. Nasıl bir etkilenmekse artık fena sarmış durumdayım.. Her boş kaldığım an elim “play” okunda..

En sevdiğim yazarlardan birisi olan Murathan Mungan’ ın harika kaleminden çıkmış sözlerin, Levent Yüksel’ in güçlü yorumundan geçmesi ile öyle güzel birşey çıkmış ki ortaya, henüz gündüz vakti bir Nevizade yapasım geldi desem yalan olmaz..

Aşk başlıbaşına derin bir mesele…Üzerine sayısız şiirler, şarkılar, romanlar yazıldı bugüne kadar… Herkesin bildiği ama kimsenin anlamadığı bu paradoks için vaaz verme niyetinde değilim…

Ben başka bir yerindeyim bu meselenin.. Az ve öz biryerinde…

Onun hala gelip gelmeyeceği konusundan söz ediyorum… Ya da nasıl, ne zaman ve ne şekilde geleceğinden…

Günümüzde aşkların ishal şeklinde yaşandığı, sevgililerin “enter” ile girip “delete” ile çıktığı bir dünyada yaşarken, o filmlerde görüp öykündüğümüz gerçek aşklara özenmeyenimiz var mı ?

Bazen yolda el ele yürüyen 70 yaşında çiftler görüyorum..Sanki birisi olmasa diğeri düşecek gibi birbirlerini destekliyorlar…

Ve kendimde arıyorum böyle bir aşkın kopyasını…

Aşk mümkün olacak mı herşeye rağmen hım ?

Buyurun sözler;

Kim bilir hangi kalpte yanar?

Sırça köşkün lambasıdır bu
Işığını gören gözlere
Kaderin hediyesidir bu

Akşam kavuşmadan,
Dükkan kapanmadan,
Aşk mümkün müdür hala ?

Hayat savurmadan,
Yıllar sararmadan,
Aşk mümkün müdür hala?

Gülünü soldurmadan,
Gümüşün kararmadan,
Aşk mümkün müdür hala ?
Zamana aldırmadan,
Korkmadan, utanmadan,

Aşk mümkün müdür hala ?

Buyurun dinleyin…