BİR TATİL BİR ÖNERİ…

                                                                     Cunda’da bir evin kapısı

Deniz, kum, güneş üçlüsünün suyunun çıkartılıp şezlong-otel-açık büfe arasında gidip gelinen tatilleri, mesai çağı insanlarının mevcut monotonluklarından kaçarken tutulduğu bir başka monotonluklar olarak görüp hiçbir zaman sevememişimdir…

Tatil demek keşfetmek demektir benim için. Yürümek, tanımak, gezilen yerin hayatının akışına girmek, dilini anlamaya çalışmak, kısacası “hep isteyip de yapamadığımız o başka hayatlara çekip gitme isteklerini oynadığımız kısa filmler” demektir.

Bu yüzden, sabahın ilk ışıklarından gün batımına kadar güneş altında uyuyarak tatil yapan insanları, onların da beni anlayamama haklarını saklı tutarak asla anlayamayacağımı eklemek isterim.

Bununla birlikte en güzel tatil, yalnız yapılan tatildir bana göre. Kendinle kalmak ama bir o kadar da yeni insanlarla tanışmak, ufkunu genişletmek, “yalnız da yapabiliyorum ohh” demek için verilmiş iyi bir karardır. Çoğunluğun fikirlerine uyma, alttan alma, memnun etme endişesi taşımadan, yapabileceklerinin sınırlarını belirleyen tek kişi sensindir.

Bir bavula sığmalı her şey…

***

Bireyselliğin, birey kalma mücadelesinin zor olduğu bir toplumda, tek başına tatil yapma düşüncesi bir çok insana ürkütücü gelir. Çoğunlukla da haklılardır aslında. En sıradan örnekle bir gece klübüne bile giderken “çift” olma şartının arandığı, “aile salonu” diye bir kültürel kavramın olduğu, restoranların güzel manzaralı masalarının çiftlere terk edilmek zorunda kalındığı ortamlarda, bireysellik çoğunluğun ezici gücünün altında kalır. İşte böyle durumlardaki gereken o varoluş mücadelesini göze alamayan bireylerin “Tek başına ne yaparım?” “Nereye  giderim?” “Nasıl bir şeylere dahil olurum?” kaygısına girip böyle bir şeye cesaret edememesi çok doğaldır.

Çoğu zaman ihtiyacımız olmadığı halde “ayakdaş” olması adına çanta gibi taşıdığımız insanlar da bu mücadeleye girmekten korkmanın bir sonucu olarak var olan stepnelerdir hayatımızda…

Ben diyorum ki, hiç fazla düşünmeden istediğiniz yere gidip tek başınıza tatil yapın, yapabilin, yaptırın. Dünyada keşfetmek için bekleyen müthiş yerleri size uyması için dört gözle beklediğiniz insanların zaman ve ruh hallerine bırakmayın.

***

Kısa kesip son tatilimde çektiğim bazı fotoğrafları paylaşarak bitiriyorum.

Yeldeğirmeni Cunda
Ayvalık’ta bir kedi
Bozcaada’da bir restoranın içi
Camii bahçesinde bir çocuk/Ayvalık

 

Objektife takılan utangaç ufaklık/Ayvalık

 

Ayvalık’ta yakaladığım güzel bir kare.

ALBÜM DÜZENLEME… AZ / ÇOK

                                                                        Eski foto albümlerimden.

 

Yüzlerce tanımadığım yüz…Belki birçoğu hayatta değil…Her karede kendi içinde bir başka hikaye..Her yaşanmışlık tarihe not düşülmüş…Kimisi sararmış, kimisi yırtık, kimileri istenmeyen kişilerle çekildiklerinden kesilmiş, kiminde zamanının en iyisi sayılan gülünç kıyafetler, kimisinde objektif acemileri, kimisinde sahte bir gülüş, kimisi fazla masum, kimisi olduğu gibi, kimi beyefendi, kimi hanımefendi….

…Fotoğraflar…

***

Ne zaman evde bir düzenleme yapsam, mutlaka biryerlerde önüme çıkarlardı…Uzun uzun incelerken bir süre geçmişe gider, geri döndüğümde de “artık bunlara bir albüm almam lazım” der ve yine bir sonraki karşılaşmaya kadar biyerlere tıklım tıkış yerleştirirdim onları.  Hayatı “cepte bilme” nin dayanılmaz hafifliği ile kendimizi hep başka yerlere, kişilere ve zamana ertelerken, yapamadan “öldüğümüz” diğer küçük isteklerimiz gibi,  onlara gerekli olan basit bir albümü de yıllardır edinememiştim..

Çoktur böyle günlük hayat rutinleri içerisinde anlık algılarımıza hitap eden durumlara yönelip, ekmek arası ediverdiğimiz küçük mutluluklarımız…Yaşadığımız şehirde hemen burnumuzun dibinde bulunan ünü dünya çapını aşmış tarihi bir mekana gitmeyi, hergün önünden geçtiğimiz bir sahilde on dakika keyif etmeyi, diyet ve spor yapmayı, yabancı bir dil öğrenmeyi, yıllardır görülmeyen bir dostu görmeyi  ve hatta çoğu zaman “Seni Seviyorum” demeyi istemek kadar çok…

İstanbul’ da doğup büyümüş birisi olarak, meşhur olmasına rağmen bir Kanlıca Yoğurdu yiyemediğimi, Adalar’ da bisiklete binemediğimi, Kavak’ a gidemediğimi, çocukluğumda yaptığım okul turu dışında 1,5 km. uzaklıktaki Dolma Bahçe Sarayı’ nı yetişkin gözü ile yeniden gezemediğimi ve bu listemin çok uzun olduğunu acı bir şekilde itiraf edebilirim…

Çok uzun zamandır sevdiklerime “seni seviyorum” diyemediğimi de…

Aklıma gelmeyen yüzlerce “yapamamışlıklarımın” içerisinden, en azından birtanesini gerçekleştirmek için bu albümü aldım geçenlerde. Düşünüyorum da, söylenmeye başlamamla, nihayetinde sahip olabilmem arasından ortalama onbeş yıl geçmiş… Yani ortalama bir ömrün 1/5′ i eder bu…Yapmak isteyip de yapamadıklarını gerçekleştirmek için kaç tane 15 yılı vardır ki bir insanın ?

Belki, hertürlü gereksiz şeyi yazdığım not defterimin birkaç sayfasını da, ” yapmak için acele etmem gerekenler” kısmına ayırmalıyım artık..

****

Hem analog makinelerin “azlığına, filmlerin değerliliğine, seçeneksizliğine” hem de dijital makinelerin  “kaliteli çekimine, enerji bolluğuna ve çok seçenekliliğine” yetiştiğim için şanslı bir kuşaktanım ben.. Analog makinelerde sınırlı sayılarda film olup “az ve dikkatli” kullanılırdı… Bu yüzden herkes gelecek yıllarda hep o hali kalacağı için en mükemmel pozunu vermeye çalışırdı…Bazı çok güzel olduğuna inanılan anlarsa  “filmin yanma ihtimaline karşı” iki kere çekilirdi..

Bugün dijital makinelerle istediğimiz kadar birbirinden güzel ve kaliteli çekimler yapıp beğendiklerimizi seçiyor beğenmediklerimizi artık “insanlarda” da kullandığımız o hiç sevmediğim “delete” tuşu ile siliyoruz gidiyor…Filmler yanmıyor artık..Sayısızca kopyalanıp yapıştırılabiliyor istenilen yere..

Dijital Dünya, “gerçeği” günden güne silerken”Albüm” terimini de hayatımızdan çıkartıp harddisklere taşıdı artık…Nadiren de olsa kimse bilgisayarına kaydettiği resimleri bastırıp bir albüm haline dönüştürmüyor bugün…Geçmişe bir bakılmak istendiğinde de şöylece seri bir “tık”lama yapılıp geçiliyor…

Nostaljiyi çok seven ve biraz da o kısıtlı döneme yetişen birisi olarak “az” ın ne demek olduğunu iyi biliyorum…

“Az” değerlidir…

Diğer kanalların olmadığı dönemde TRT ‘ nin, birçok çikolatanın olmadığı dönemde Çokokrem’ in, E-mail olmadığı zamanlarda SMS’ in ;

Aşk yaşamananın zor olduğu zamanlarda da Aşk’ ın değerli olması da hep bundandır işte…

Bugün hala “çok” olan şeyi sevmem..

Memnunum…