SAHİDEN MACERA MI DOLU AMERİKA?

Brooklyn Köprüsü'nden New York
                                                        Brooklyn Köprüsü’nden New York

– Buraya gelmeden önce New York’taki insanların 24 saat eğlendiklerini, her yerde partiler verdiklerini, sonsuz mutlu bir hayat sürdüklerini düşünüyordum, açıkçası tam bir hayalkırıklığına uğradım. Hep Sex And The City yüzünden. Carrie Bradshaw’ın hikâyelerine inanıp geldim buralara kadar.
– Hahahah sweetheart ne umuyordun ki başka?
– Hayallerimde olan New York’u görmeyi. O kadar şey umarken gerçekte gördüğüm tek şey, durmaksızın çalışıp devlete vergi ödüyor olmanız. Düşünüyorum da İstanbul buradan daha özgürmüş ve birçok seçeneğe sahipmiş be!
– Hahahahahah Oh my God doğru tespit! Çalışıp vergilerimizi ödüyoruz maalesef. Filmlerdeki gibi yaşamıyoruz burada dostum. Belki eğlence konusunda San Francisco senin için daha iyi bir seçim olacak. Sana orayı tavsiye ederim.

***

Newyork’ta bir barda oturduğum sırada tanıştığım bir Newyorklu ile yaptığım eğlenceli bir sohbetten alıntıydı bu. Yabancısı olmanın getirdiği rahatlıkla hakkında çok şey duyduğum bu şehirden fazlaca şey umuyordum. Sabahın 02:00’sinde ıssız sokaklarda eğlenecek bir mekan aradığımda, şehrin aslında düşünüldüğü gibi 24 saat yaşamadığı gerçeğinin de farkına varmıştım. Oysaki o kocaman sessizliğin ardında herkesin toplaşıp eğlendiği o gizli bölmeyi bulacağımı ve nihâyetinde kapısından içeri girdiğimde hep bir ağızdan “Hey Bitch!” nidalarıyla filan karşılanacağımı umuyordum ancak gerçekte hiç de öyle olmadı. Yani aslında dünyanın her yerinde gece olunca insanlar uyuyorlardı. Öyle sanıyorum ki o saatte Yozgat daha çok canlı olurdu (gündüz saatine göre).

Hani hemen hepimizin içinde uzaklara gidince bir mutlu olacağımız inancı vardır. Sadece bizde değil dünyanın her yerindeki hemen herkeste vardır bu. Taşını toprağını ezberlediği şehirlerden, floresan lambaların cilde patladığı kötü ofislerden uzaklara gittiğinde her şeyin değişeceğini ve kendini keşfedeceğini düşünüyor insan. Zaten bu yüzden değil midir ki hiç ummadığın bir Amerikalının farklı bir hayat yaşamak uğruna Anadolu’daki bir kasabaya göçüp kendine mutluluk araması? Ya da Avrupalı bir kadının her şeyi bırakıp Hindistan’da mistik arayışlara girmesi? Birinin bırakıp gittiği şey bir başkasının hayali olabiliyor dünyada.

Hollywood filmleriyle büyüyüp Amerika’yı görmek istemeyen kişi herhalde yoktur diye düşünüyorum. Düne kadar ben de bunlardan birisiydim. Defalarca gezip görmek istedim ama ya param olmadı, ya enerjim ya da uygun bir zamanım. Bir nedenden dolayı hep ertelemek zorunda kaldığım bu maceram bugüne kısmet oldu. Gidene kadar hayallerimde büyüttüğüm ulaşılmaz Amerika’ya nihâyetinde dokunduğumda da artık eskisi gibi olmayacaktı benim için.

Gözümü bir başka “uzaklar”a dikecektim…

Baştan sona bilmediğim ve hele de içinde yaşamadığım bir ülke için ahkâmlar kesecek değilim elbette ama şu kadarcık yaptığım gözlemlerimle ben de bir iki kelâm etmek isterim. Hemen hatırlatayım ki diğer gezi yazılarımda da olduğu gibi bu yazı da “Nerede ne yapılır, ne içilir” gibi bir seyahat yazısı olmayıp gittiğim yerin bende yarattığı algısına dair bir yazı olacak.

NEW YORK

                                                                                     New York

Anlatılanların aksine New York; dahası Amerika denilince aklıma ilk gelen şey şâşâlı hayattan çok alınan vergilerdir benim için artık. Hemen her şeye eklenen ve pek de az yer tutmayan vergiler var burada. Devletlerin varlıklarını sürdürmek için topladığı vergi, sanki burada amacının biraz dışına çıkıp insanları kontrol altına almak için uygulanmış modern prangalar gibi göründü bana. Ya da belki de bu kadar lüks ve güvenlik paranoyalı hayatı yaşamanın bir bedelidir bu, bilmiyorum. İnsanın aklına her ne kadar “Yahu bu ülke zaten dünyayı sömürüyor, buradaki insanların hemen hiç vergi ödememesi gerekmez mi?” düşüncesi gelse de gerçeğinde öyle olmuyor. New York’ta insanlar çok çalışıp ciddi vergiler ödüyorlar. Zaten herkese kapitalist olan bir ülkenin kendi halkına da lololo yapmamasını düşünmek komik olurdu ya, neyse.

Bir şehir düşünün ki yapılan tek eğlenceli aktivite para harcamak. Sürekli bir para dönüşümü var. Aldığınız her ekstra şey para demek. Bizdeki ana yemeklerin yanına gelen ikramlar orada yok orada yani. Beni en çok şaşırtan şeylerden birisi de kredi kartlarından paranın çok ama çok kolay çekilebilmesiydi. Tüketime dayalı ülke, para harcamayı kolaylaştırmak için her yol düşünmüş. Kredi kartınızı girdiğiniz pos makinelerin çoğu şifre bile istemeden ânında geçirip size iade ediyor.

Sokaklarda bir telaş hâkim. İnsanlar  bir yerlere yetişiyor hep. Anlamsız ve ağır bir yağ kokusu var New York sokaklarında. Koku ama öyle böyle bir koku değil bu. Prag ve Paris sokaklarındaki sidik kokusu ne ise, New York’taki o ağır yağ kokusu da o. Bazen burun tıkayarak yürümekten görülecek ilginçlikleri kaçırabiliyorsunuz.

Muazzam büyüklükte ve mimari çeşitlerde binalar var. Milyon tane beyaz yakalının telaşlarla ömrünü tükettiği soğuk ama geceleri bir başka alımlı binalar bunlar. Eski mimari usûllerde imar edilen bir kilisenin arkasında patlayıp ilginç kontraslar oluşturabiliyor bu modern binalar.

Amerika’yı Amerika yapan bilindiği gibi farklı ırklara karşı olan sahipleniciliği. Herkes görüntüde “Başka bir ülke istemediği sürece” özgür ve uyumlu. Bizim ülkemizdeki iki ilçe sonrasındaki kişiye bile ayrımcılık yapılırken Amerika bunu çoktan aşmış. Bir Hintli ile bir siyahinin, Asyalı birinin aynı amaç uğruna çalışmasını kendi gözlerimle görmek globalliğe olan inancımı birazcık olsun artırmış durumda. Hani hep derler ya “Amerika çökecek çökecek” diye. Yok kardeşim Amerika çökmez, sen ben çöker otururuz yerimize.

"Give me liberty or death" Patrick Henry

Güvenlik konusundaki paranoyaları da bilindik bir şey Amerikalıların. Beni en çok şaşırtan şeylerden birisi de hemen her köşede çok rahatlıkla görebileceğiniz durmadan devre atan NYPD (New York Police Department) amblemli polis arabaları. Bir an “Polis devleti mi acaba?” diye düşünmeden edemedim. Bana göre her ne kadar özgür bir ülke olsa da aslında o kadar da özgür olduğunu düşünmüyorum Amerika’nın ben. Toplumun güvenliğini sağlamak üzere bu kadar çok polisin görev yaptığını düşünsek de bu bir nevi diğer insanlara da aba altından sopa göstermek gibi göründü bana bu uygulamalar. Avrupa ülkelerinde bu kadar polis hiç yok mesela.

Bulunduğum süre içinde Amerika’nın kusma derecesine gelen yerel lezzetlerini de tattım tabii. Mesela bir McDonald’s, Starbucks, Burger King, Subway diye burada hiç olmayan (!) markaları var ki bayılıyorsunuz. Çünkü deneyeceğiniz başka seçenekler yok. Elbette var ama farkı ülke damak tadlarına kolay uyum sağlayan birisi değilseniz pek de iç açıcı gelmiyor denemek ve hiç değilse bildiğim bir şey yiyeyim diyebiliyorsunuz. Bir de gerekli gereksiz her şeyde şeker kullanıyorlar asıl itici olan kısım bu. Öyle ki KFC fastfood restoranında yediğim basit bir fasülyede bile alabildiğine şeker vardı. Bu kadar şekerle yatıp kalkan bir toplumda obezite sorununun tavan yapması da tesadüf değil. “Amerikalılar ne bilir zeytinyağını, tencere yemeğini” diyen Canan Karatay’a da selam yolluyorum buradan. Çok andım orada.

Her ne kadar Çin yemekleri bir alternatif olsa da Çin mahallesinin önünde atacağınız bir turla hafızalardan silinmeyecek o kokuyu aldınız mı yemeklerini de düşünemiyorsunuz artık. Farklı tatları denemede iyi değilseniz en güzel kurtarıcılardan birisi de Meksika Mutfağıdır. Bize biraz daha yakın olan bu mutfaktan rahatlıkla yemekler yenilebiliyor.

New York’taki o soğuk binalar arasında yerleştirilmiş çok güzel bir yer var ki o da Central Park. Üç tane ağaç için kendimizi paraladığımız bir yerde bizim için hayal olan bu park New York’un kıskandığım tek yeriydi. Batı toplumlarının park kültürü bizde, Ağustos ortasında mangal partilerine kurban edilen otopark kenarlarındaki çimlere tekabül ediyor maalesef. Batı anlayışında bir park kültürümüzün olmasını çok isterdim. Belki yüz nesil sonrasına kısmet olur artık bu.

Bilmediğim yeri belli noktaları referans alarak  hiç kaybolmadan gezen ben, New York caddelerinde bu özelliğimi kaybettim. Her cadde ama her cadde neredeyse birbirine benziyor. Her blok sonunda yine birbirine benzeyen bir dörtyol çıkıyor ve nerede olduğunu kafada konumlandırmak çok zor oluyor. Referans noktası olarak alabileceğiniz noktalar birbirlerine çok benzediklerinden kafanız karışıyor ve kendinizi beşinci caddede zannederken şehrin  alakasız yerlerde bulabiliyorsunuz.

Ve Broadway… Kaldığım süre içinde yaşadığım en büyük pişmanlık yalnızca tek bir Broadway şovuna gitmek olmuştu. The Phantom of The Opera’yı izledim ve o sahnedeki efektler, geçişler, dekorların mükemmelliği bir bütün olarak harika idi. Öyle ki New York’a yalnızca ve yalnızca Broadway şovlarını izlemek için bile gidilir. The Lion King’de içimde ukde kalan oyunlardan.

 

SAN FRANCİSCO

                                                                 Meşhur San Francisco Tramvay

İşte benim şehrim. Her şeyin aurası olduğu gibi her şehrin de bir aurası olduğuna inanırım ben. Havaalanından inip şehre adım attığınız andan itibaren San Francisco’nun o sakinliği, huzuru, enerjisi hissediliyor. New York’tan altı saat süren yorucu bir uçuştan sonra beklenmeyen bir huzurla içine aldı San Francisco beni.

İstanbul dışında bir yerde yaşamayı düşünmeyen birisi olarak ilk söylediğim cümle hayran hayran etrafa bakıp “İşte ben burada yaşarım” oldu. O derece sevdim San Francisco’yu.

Sokakları, yokuşları, tepeleri, evleri ile ayrı bir güzel bu şehir. Denildiği gibi gerçekten de özgürlükler şehri. Tanınmayan insanlarla çok güzel sohbet edilebiliyor. İlgimi çekenlerden bir tanesi de durmadan ama durmadan konuşan siyahi kadın bir tramway sürücüsü idi. Her durakta nereye geldiğimizi söyleyen, bir sonraki durağı anlatan, herkese “Canım, tatlım” diyen çok sempatik bir makinistten söz ediyorum. Normalde bu anonsları tramway içindeki ses kayıtları yapar ama bizim makinist hanım bunu güleryüzlü bir şekilde kendisine görev edinmiş ve bizzat kendisi söylüyordu. Kendisine görev edinmiş diyorum çünkü ondan sonraki gördüğüm makinistler böyle bir şey yapmıyordu hiç.

 

                                                                             Golden Gate

İnsan gittiği yere, geldiği yerden mutlaka götürüyor. Coğrafi özelliğiyle ve yalıları andıran evleriyle San Francisco’yu İstanbul’a benzettim ben. Belki de orada yaşayabilecek olmam da bu özelliğinden ötürüydü.

İstanbul’a benzetemediğim tek yer ise San Francisco’nun simgesi olan Golden Gate köprüsünün bulunduğu bölge idi. O kadar ki hiçkimse o bölgeyi keşfedememiş ve korkunç binalar dikmeyi düşünememişti. Öyle sanıyorum ki ya laz bir müteahhit yaşamıyordu San Francisco’da ya da hepimizin bildiği gibi Amerikalılar gerçekten de salaktı. O kadar değerli bir arazi nasıl olur da bunca zaman keşfedilmez hiç anlayamamıştım sahiden.

Şehrin en güzel yerlerinden birisi de eşcinsellerin yaşadığı Castro bölgesi idi. Birçok bar kafe restoranın yanısıra gökkuşağının tüm renkleri yolları işyerlerini ve evleri donatmış durumda. Gezmekten çok zevk aldığım yerlerden birisiydi burası. Bir keresinde bir polisle sözlü tartışmaya giren ve polise “You’re an asshole”(Sen bir pisliksin diyelim Atilla Dorsay çevirisiyle) diyen köpek gezdiren bir genci gördükten sonra şehrin özgür olduğuna tam kanaat getirdim.

Yine New York gibi San Francisco’da da caddeler birbirine benzediklerinden dolayı yönünüzü bulmakta zorluk çekebiliyorsunuz. Evler her ne kadar birbirinden farklı olarak imar edilmiş olsalar da bir zaman sonra hepsi aynıymış gibi gelip yolunuzu bulmada kafanızı karıştırabiliyor. O yüzden akıllı telefonlar iyi ki var diyorum.

Çok şey var anlatacak ama aklıma sadece Huzur geliyor burayla ilgili. Bir keşmekeş yok. E konu sadece huzur olunca da anlatacak bir şey kalmıyor pek.

Castro Bölgesi

                                                                             Castro Bölgesi

LOS ANGELES

Normalde gezdiğim bir şehirde en az dört gün bulunmayı prensip edinen biriyken Los Angeles için tur firmaları usulü aşırı hızlandırılmış bir gezi yapalım dedik ve arkadaşımla beraber San Francisco’dan araba kiralayarak günübirlik de olsa bir Los Angeles gezisi yapmak istedik.

Tabii ki Los Angeles denilince ilk akla Hollywood geliyor. Gelir gelmez ilk iş olarak meşhur Hollywood yazısının olduğu tepeye çıkıp bir selam yolladık şehre. Sonrasında içlerinde yaşamaya şu anki hayallerime göre imkan bulunmayan Beverly Hills evlerinin önünden geçerek fotoğraflar aldık. Her ev bir diğerinden daha güzeldi. Kelimelerle anlatılamayacak güzellikteki evlerin önünden geçerken bir başka turistik aktivite olan Hollywood ünlülerinin isimlerinin yazıldığı yıldızlar kaldırımına (Walk of Fame) doğru geçtik.

Los Angeles’la ilgili daha öncesinde duyduklarım ve izlediklerim çok merak uyandırmadığı için bu kadarlık aktiviteyi yeterli buldum açıkçası. Çünkü yürüyerek gezmenin anlamsız ve imkansız olduğu mutlaka ki araç kiralamanız gereken bir şehirde en çok ne yapılabilirdi ki? Elde mağaza poşetleri bir Louis Vuitton, bir Chanel, bir Prada dolaşamayacağıma göre kısa keserek tekrar San Francisco’ya döndük. Evet hızlandırılmış bir tur oldu ama açıkçası içimde merak ettiğim bir şey de pek kalmadı. Her ne kadar Amerika eyaletlerden oluşsa da ülkenin temeli “Tüketim” üzerine dayandığı için Los Angeles’ta görmekten eksik kaldığımız yerlerin pek de önemli olmadığını düşünerek ayrıldık.

Ha gönül isterdi ki Universal film stüdyolarını da bir görelim ama kısmet olmadı. Belki başka bir zamana artık.

Genel olarak Los Angeles hislerim nötr. Ne iyi ne kötü. Bir gün Hollywood starı olursam yeniden gözden geçiririm tabii ama şimdilik pek bir iz bırakmış sayılmaz. Sadece yolda giderken arabanın içinden bize seslenip el sallayan bir grup latin kızın iyi bir etkisi oldu diyebilirim.

                                                               Bewerly Hills evlerinden birisi.

 

Hollywood Bulvarı’ndaki Yıldızlar Yolu

GENEL AMERİKA NOTLARIM

– Amerika’da delirdiğim ilk şeylerden birisi bir mağazaya, restorana vs. girerken kapıların dışarıya doğru çekilerek açılıyor olması. İstanbul’da bir standardı olmamakla birlikte genelde kapılar içeri doğru itmeyle açılırlar ancak Amerika’da kaldığım otelin dışında hiçbir kapıyı içeri iterek açamadım. Tüm gün yürüyüp yorulduğunuz bir anda o kapıları kendine doğru çekerek açmak sinir bozucu. Ha diyeceksiniz ki “E işin bitip çıkınca nasılsa yine kendine çekeceksin” ama iş bitip çıkınca geriye çektiğin fark edilmiyor o zaman. Batmıyor göze yani. (Edit: Yazımın yayımlamasından sonra arkadaşım uyardı, yangında önlem amacıyla yapılıyormuş bu. Panik halinde koşan insanlar kapıyı dışarı doğru iteceklerdir doğal olarak. İçeri doğru açmak tehlikeli olabilir. Oldukça mantıklı buldum ama yine de sevmedim tabii. El alışık değil ne yapayım).

– New York ve San Francisco’da gece hayatı hiç de fimlerdeki gibi değil. Öyle büyük büyük gece kulüpleri, barlar göremedim. En âlâsı saat 2 dedin mi kapanıyor ve herkes dışarı çıkartılıyor. Hani fimlerde hunharca dans edilip içilen büyük mekanlar var ya? Hiçbirine denk gelmedim. New York’ta da ünlü diye gittiğim bir gece kulübünde de 20 kişi ya var ya da yoktu.

– Ne kadar İngilizce bilirseniz bilin siyahların ingilizcesini anlamak ciddi bir uğraş istiyor. Öğrendiğimiz gramer dışındaki kullanımları, sözleri yutmaları bön bön bakmanızı sağlıyor. Bu konuda yakındığım bir başka Amerikalı “Oh canım onları ben bile anlamıyorum ki” dediğinde içim rahat etmişti. New York’ta ciddi anlamda siyahi devlet görevlisi var ve bunlarla konuşmak gerektiğinde zorlanılıyor.

– Hayallerinizdeki Amerika’yı beklemeyin. Hollywood ile Amerika ciddi anlamda iki farklı ülke.

– Bir bahşiş konusu var ki pek seveceğiniz türden değil. Bahşişin bizdeki verilme şekli, bir hizmetten memnun kalma karşılığında ya da karşı tarafın ekstra bir efor sarf ettiğini görüp vicdanınıza dokunmasıyla olur. Amerika’da öyle değil işte. Suratınıza bile bakmayan bir garson ya da somurtuk bir taksi şoförü inişinizde “Sir tip tip please!” diye seslenebiliyor. Ya da garson hanım/bey “En az %15 vermelisiniz” diye alenî istiyor. Buradaki konu bahşişin verilmesi değil karşı tarafın bunu hak edip etmemesi konusunda yaşadığınız içsel savaş oluyor. “Ne yaptı ki istiyor?” diyorsunuz ister istemez. Üstelik yemek biter bitmez pat diye masanıza adisyonu yapıştırıp “Hadi ödeyin de gidin” yapmalarından sonra daha da bir sinir bozucu geliyor bu.

– Amerika’daki yemek porsiyonlarıyla bir öküz rahatlıkla doyar. Tabi McDonald’s gibi porsiyon standartları olan yerlerden değil restoranlardan söz ediyorum. Bir çorba ile rahatça doyarken koskoca bir tabak gelen yemeği yemenize imkan kalmıyor ancak “To go” dedikleri bir şey var ki kalan yemeğinizi paketleyip veriyorlar size ve sonradan yiyebiliyorsunuz ve inanın sonradan yediğinizde bile öğün kalıyor.

– Amerikalılar salak mı? Valla pek emin değildim ama her yere koydukları uyarı levhalarının arasında aşağıdaki levhayı da görünce kafamda bir şeyler oluştu sanki:

                                                                                         Uyarı Tabelası

“Uyarı: Eğer aynalarımı göremiyorsan, seni göremiyorumdur. Lütfen arkada bekle”

– Eskiden hep “Yahu dünyada bu kadar kötü olaylar olurken Avrupa insanları ayaklanıp protesto ederler ama Amerikalılar hiçbir şey yapmıyorlar neden acaba?” derdim ama cevabı öğrendim. Amerikalı için ABD dışında başka dünyalar o kadar yok ki. Orası apayrı bir dünya. Kendi ülkelerinden paçayı sıyırıp Amerika’ya kapağı atmış milletlerin ortak bir bilinçle başka başka ülke insanlarının çıkarlarını düşünmesini beklemek de biraz doğunun salaklığı tabii. Vergisini ödediği sürece huzur içinde olduğunu düşünen bir Çinli, Hintli neden Körfez savaşında yok edilen insanlar için gıkını çıkarsın ki? Bu arada konuyla kıyısından alâkalı Steinbeck’in sözü geldi, der ki:

“Socialism never took root in America because the poor there see themselves not as an exploited proletariat but as temporarily embarrassed millionaires”(Sosyalizm Amerika da kök salamadı çünkü oradaki yoksullar kendilerini sömürülen proletarya olarak değil, geçici olarak sıkıntı yaşayan milyonerler olarak görüyor).

E Haksız mı? Değil.

***

Benim macera dolu Amerika’m böyleydi işte. Bu yazıyı yazmanın ana nedeni de “Reklamlarda, filmlerde, romanlarda anlatılan, gösterilen şeylerin gerçeklerle nasıl da örtüşmediğini” anlatmaktı. Elbette görmediğim, bilmediğim yerler vardır ve yukarıda da dediğim gibi bir yeri anlamak için orada uzun zaman geçirmek gerekir ancak ilk izlenim ne ise genelde de son izlenim o olur ya, buna dayanaraktan düşüncelerimi anlatmak istedim.

Turizm bir illüzyon sanatı benim için. Bir şey yaratıp bunun üzerine hikâyeler yazdığınızda ve marka hâline getirdiğinizde milyonlarca insanı binlerce mil öteden getirtebiliyorsunuz. Örneğin Amsterdam’daki “iamsterdam” yazısının ne özelliği var? Hiçbir özelliği yok ama bunun sunumu öyle bir yapılıyor ki oraya giden o yazı önünde görünmeden dönmek istemiyor. Eyfel Kulesi gerçek Parisliler için anlamsız bir demir yığını ve nefret ediyorlar. Yanından geçerken de “Ee bu muymuş yani?” diyebiliyorsunuz. Gibi.

Bu nedenle naçizane tavsiyem, hayallerinizin üzerine giderken onların hayallerde çok fazla büyüdüğü gerçeğini unutmamanız ve kendinizi her türlü ihtimâle açarak gezmeniz der, noktayı koyarım.

Sevgiler.

ROMANLAR, FİLMLER VE GERÇEKLER

Herkesin birbirini sınırsızca anladığı, hiç kimsenin kendini ifâde etmek için hiçbir alt metne ihtiyaç duymadığı, önyargıların yerle bir olup her köşeden içselleştirmelerin fışkırdığı, sevgi ve saygının gürül gürül üstünüze aktığı, kavgaların yerlerini derin sükûnetlere bıraktığı bir dünya düşünün..

Pek düşünemediniz değil mi? Düşünemeyiz; henüz icat edilmediği için varlığını tahayyül edemediğimiz bir buluş kadar bilmiyoruz çünkü. Ancak biri çıkar da senaryolaştırır filmlerde işler ya da romanlarda anlatırsa varlıklarını anlayabilir ve öykünebiliriz bunlara.

***

Hayatım boyunca, insanların sinemada izleyip çok etkilendiği dram sahnesinin gerçek yaşamda yüzlercesini gördüğünde bunlar için taş üstüne taş koymayışını hiç anlamamışımdır. Öyle ki, bir kurgu üzerinden işlenmiş film sahnelerindeki olaylar çok gerçekçi gelip insanın insani duygularını ortaya çıkartırken bire bir benzerinin yaşandığı gerçek hayatlarımızdaki olaylar böyle bir his uyandırmaz. Yine romanlarda hayran olduğumuz karakterlerin gerçeklerine defalarca bakarız da görmeyiz.

Hikâyeleri filmler kadar derinlemesine işlenememiş insanların hayatları filmlerdeki kadar ilgi görmez yani. Sokak ortasında kadını döven bir adamı gördüğümüzde hiçbir şey olmamış gibi yanlarından geçerken aynı olayı bir TV’de görsek ya da sosyal medyada bir videosuna rastlasak nefret kusar, orada olsaydık o adama neler yapacak olduğumuzu söyleyerek törpüleriz öfkemizi.

Geçtiğimiz yılın kışında, Norveç’te bir otobüs durağında üzerinde montu olmadığı için tir tir titreyen bir çocuğa etraftaki insanların göstereceği tepkileri ölçmek üzere yapılan bir sosyal deney yayınlanmıştı internette hatırlarsınız. Sözkonusu “İyi giyimli” çocuk, üzerinde kalın bir kıyafeti olmadığı için üşümekte ve etrafındaki insanların dikkatini çekmekteydi. Çocuğun bu üzücü hallerine tanık olan çevredeki yetişkinlerse, hemen üstlerinden kendi montlarını çıkartarak çocuğa kol kanat geriyorlar; ona yardımcı olmaya çalışıyorlardı.

Sosyal medyada büyük bir ilgi yaratmıştı bu video. Kuzey ülke insanının soğuk görünüşünün altındaki o duyarlılığı övülmüş “Ben de olsam aynı şeyleri” yaparım dedirtmişti insanlara.

Oysa, soğuk kış günleri metroda uzattığı çıplak ayaklarının ucundaki sakızı satmak için tüm gün kafasını kucağına gömerek oturan, cılız bedeniyle birilerine para kazandıran, seçmediği bir hayatın içinde yaşamaya zorlanan onbinlerce çocuk vardı sokaklarda; her gün baktığımız ama görmemeyi seçtiğimiz… Tek kusuru “iyi giyinmemek” olan bu çocuklara el uzatmak için kimse bir yardımda bulunmazken binlerce kilometre ötede yaşanan bir hikâye için söyleyecek birbirinden etkileyici sözlere sahip olabiliyordu insan.

Yine, Kürk Mantolu Madonna kitabındaki Raif Bey’in içe dokunan o acıklı hayatını anlamaya çalışıp tüm içtenliği ile ona üzülürken hemen karşısında bulunan ve belki de çok daha acı hikâyeleri yaşamış bir komşusunu, insanlardan ümidini kesip kendini hayvanlara adamış bir yaşlıyı, ilişkilerden erkeklerden soğumuş yalnız bir kadını, aseksüel bir erkeği, adaletsizlik kurbanı olmuş bir hükümlüyü, bir şekilde hayatla yollarını çoktan ayırıp iç dünyasına kapanmış herhangi bir insanı günlük dedikodu malzemesi yapıp mahallenin delisi ilan ederken hakkında hiçbir bilgisi olmadığı kişileri önyargılarına yem edebiliyordu insan.

Yine, Titanik’teki ölümsüz aşk sahnelerine öykünüyor ya da Leyla ile Mecnun’un aşkının büyüklüğünü idrak etmeye çalışıyor ama hemen yanında bulunan ve tüm zor günlerinde ona destek olmuş eşinin, dostunun, sevgilisinin, hayatın bir daha kolaylıkla karşısına çıkartmayacağı kişiler olduklarının farkına varmayıp o an yanında olmayan bilinmez kişileri arıyordu insan.

O hiç dokunamadığı beyaz perdedeki romantik komediler gibi paketlenmiş hayatlar arayarak ömrünü tüketiyordu insan…

***

Oysa filmler, romanlar, hikâyeler tüm hayatımız boyunca tecrübe etmeye imkan bulamayacağımız başka yaşamları bizlere anlatmak üzere varedilmiş değiller midir?

Neden hep uzaklarda yaşanan şeylerin daha değerli olduğunu düşünürüz? Neden gözlerimiz yanımızdakileri görmez de hep ufuktakileri arar?

Neden var olanın değerini bilmez de varlığı bile şüpheli şeyler peşinde kumar oynayarak geçiririz hayatımızı?

Neden bir şeyin gerçeğine değil de fotoğrafına hayran oluruz?

Neden salt gerçekler inandırıcı olmaya yetmezler?

Aslında net bir cevabı yok. Aslında belki hiç cevabı da yok bu soruların. Sanki bilmediğimiz bir gizli depresyonumuz var ve olur da bunu fark ederiz diye korkup hayallerde yaşamayı seçiyoruz. Belki de bu yüzden bir dost toplantısında o ânı yaşamak yerine ellerimize akıllı telefonlarımızı alıyor, ekran arkasındaki sanal hayatlardan bir kurtarıcı arıyoruz. Nerede değilsek orada o mutlu olabileceğimize dair güçlü inancımız var.

Bu yüzden tam ortasında yaşadığımız gerçekleri görmemeyi seçiyoruz, başka hayat varmış gibi…

 

SİZ BİZİM ÖTEKİLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

                                                                               Görsel Alıntıdır

Son dönemde sıkça kullanılan söylemlerden biri bu “ötekileştirme”. Farklılıkları kendi doğruları üzerinden yargılamak ya da olağanüstü bulduğu kişisel özelliklerini parlatmak gibi nedenlerle bilerek ya da bilmeyerek yapılan insan öğütücü kötü bir davranışı tanımlamakta sıkça kullanılan güzel bir tanım.

Kişinin kendinden başka şeylerle ilgilenmemesi, belli dar kalıplar içinde büyümesi, okumaması, cehâletini törpülememesi onu “beriki” olduğuna inandırırken ötekileştirme skorunu da arttırıyor hayatında. Kendisiyle ortak çevrede, inançta, düşüncede olmayan herkes kolayca birer “öteki”olabiliyor onun için.

Tıpkı, zenginin yanında fakirin, fakirin yanında zenginin, sigara içenlerin arasında sigara içmeyenin, kitap okumayanların arasında kitap okuyanların, namus kumkumalarının yanında (göreceli) namussuzların birer “öteki” olması gibi.

Yani nereden bakarsak bakalım bir şekilde birilerinin ötekisi, diğer birilerinin de “ötekileyicisi” olabiliyoruz.

 ***

Bir doktor kuyruğunda bekleyen hastalardan iki tanesinin diyaloguna şahit oldum bugün. Biri diğerine, “Senin rahatsızlığın neydi kardeş?” diye sordu, o da “Hepatit B” diye yanıt verdi. Duymak istediği cevabı alan diğer hasta kendisinin de bu virüsten dolayı doktora geldiğini belirtince aralarında doğal bir yoldaşlık duygusu oluştu ve akabinde uzunca bir Hepatit B virüsünden söz ettiler. Bir süre sonra da “Hepatit C olmadık iyi ki. O direkt hayata bye bye demekmiş” diyerek kendi sağlık durumlarının nispeten çok daha iyi olduğunu söylediler ve hemen sonrasında da “Bu hastalıklar hep yurtdışından geliyormuş bize zaten” cilasıyla sohbeti bitirdiler.

Bu diyalog süresince “Söylesem faydası yok, sussam gönül razı değil” diyerek uzaklara daldım acı bir tebessümle.

İnsanların çok özel olabilecek rahatsızlıklarının bir patavatsızlıkla sorulması bir tarafa, çok daha başka bir şey vardı bu diyalogda beni rahatsız eden. O iki insan, Hepatit B taşıyıcısı olmanın çok da zor bir şey olmadığını konuşup birbirlerini teskin ederlerken diğer yandan da Hepatit C taşıyıcısı olma ihtimali bulunan ve doktor sırasını bekleyen insanları fark etmeden ötekileştiriyorlardı.

Yani aslında kendi mevcut ötekileştirilmiş durumlarının bir alt ötekileştirmesini başkalarına yapıyorlardı. Adeta porselen dükkanındaki fil gibi, hastalıkların iyileşmesinde en önemli etken olan moralleri farkında olmadan bozuyor; kendilerinden daha mutsuz olan başkalarını düşünüp mutlu oluyorlardı.

Ben mi çok ince düşünerek “ötekilik” yapıyorum yoksa normal olan bu mudur bilmiyorum ama şahsen ben Hepatit C tanısı almış birisi olsaydım, hastalık hakkında da çok fazla bilgim olmamış olsaydı, bu konuşmaları duyduktan sonra göçebilirdim. Bana ne kadar aksi anlatılmaya çalışılırsa çalışılsın bu iki insanın bilir bilmez konuşmalarına odaklanarak sürekli “acaba ölecek miyim?” diye bir düşünceye kapılabilir hayatımı zehredebilirdim.

Bu kişilerin bir kitap sayfası çevirmeyip edindikleri dedikodu kaynaklı bilgilerinin aksine, Hepatit C’de, yine bu gruptaki A, B, Hiv Pozitif gibi viral enfeksiyonlarda olduğu gibi doğru tedaviyle kontrol altına alınabilmekte ve kişi normal bir yaşam süresi içinde sağlıklı hayatına, işine gücüne sosyal ilişkilerine devam edebilmektedir. Ve yine bu viral enfeksiyon vak’aları tahmin edilenin çok çok üzerinde sayılardadır.

Kaldı ki kişinin bilinmeyen hayat süresi içinde bir kez Hepatit B ile enfekte olması, Hepatit B ile birlikte Hepatit C virüsüyle de enfekte olmayacağına bir garanti vermez. Yine, bir kişide aynı anda birden çok hastalık görülebilir. Ama ne tanı olursa olsun umut, moral her zaman özellikle de hasta bir insanın ihtiyacı olan en önemli şeydir. Öyle hastalar vardır ki doktorlar ömür biçerek evlerine yolladığı halde yıllarca sağlıklı bir şekilde hayatlarına devam etmekte ve hatta geçmez denilen hastalıkları iyileşebilmektedir.

“Eğitim şart” demek en kolay ve konforlu eleştiri şekli ancak ben eğitimle çözüleceğine inanmıyorum böyle durumların. Bu çok daha insan olma sürecinde oluşan sistem hatalarının gözardı edilmesiyle ilgili bir şey. Yani bir aile âdâbı, bir görgü, bir empati özelliğinin kişiye yüklenmemiş olmasıyla ilgili bir şey sanıyorum.

Yoksa erdem üzerine inşâ edilmemiş bir bilgi uçar gider, eşeklik bâki kalır.

***

Bu yaşanmış kısa hikâye koca bir yılın mesajı oldu benim için. Bugün ötekileştirdiğimiz bir şeyin yarın başrolünde olabiliriz. Hayatta hiçbir şeyde o kadar garantimiz yok; o kadar garantimiz yok ki! Tüm “Asla”lar, beylik laflar hiç ummadığımız anda hayatımızı değiştirebilir ve kendimizden utandırabilir bir gün.

Bu yüzden, 2015 ve sonraki yılların ötekileştirmediğiniz ve ötekileştirilmediğiniz, “asla” demediğiniz, kendinizi her türlü ihtimâle açtığınız upuzun yıllar olmasını dilerim.

Sağlıkla kalınız.

BİR BEYRUT VAR BENDE BENDEN İÇERÛ…

 

                                                               Downtown’da çektiğim fotoğraf

Geç kalıyoruz her şeye; insana, hayata, konuşmaya, yazmaya ve aşka… Ömür denilen şey, avuç içinde tutulan bir su gibi damla damla süzülürken toprağa, fark etmiyoruz ne kadar çabuk bittiğini…

Ne çok yazılacak şey var aslında. İnsan ki; bilinmek ister. Başkalarının hiç bilmediği kıyı köşe notlarının, hiç tanımadığı kişilerce okunmasını, keşfedilmesini, anlaşılmasını bekler. Bu yüzden bir çoğumuz, tuttuğumuz günlüklerin içten içe birilerince elimizden çekilip ilgiyle okunmasını bekleriz aslında. Başkaları için belki de hiçbir anlam ifade etmeyecek ama kendimizce çok kayda değer bulduğumuz anlar, başkalarınca da o derece önemsensin; değer verilsin isteriz.

Bu kadar bilinmek istenmesine rağmen çok azı yazar insanların. Birçoğu ya ifade yorgunudur ya da hayatının hep o büyük final yazısını bekleyerek geçirir zamanı.

Yazmayı çok istediğim ama her aklıma gelişte nedense ertelediğim Beyrut yazım da böyle… Üç yıldır, o kadar yazmak istememe rağmen ilk görüşte aşık olduğum bu şehri anlatmaya bir türlü hazır hissedemedim kendimi. Hoş, hâlâ da hazır hissetmiyorum. Bir türlü demlenmedi istediğim yazılar. Ne anlatsam bir yeri hep eksik kalacak Beyrut’un. Yine de düşündüm ki, daha fazla bekletmektense bari olan taslağın üzerine birkaç ekleme yaparak bitireyim.

Hem; “zamanın” neresinden dönülürse kârdır; değil mi ya?

***

Her insan biraz Beyrut’tur aslında. Bir yanında yaşamı boyunca bitmez savaşlarda mücadele verirken diğer yanında, dik durmak ve devam etmek zorundadır hayatına.

Öyle bir zaman olur ki, bazen hiç tanımadığınız ve bir şekilde yollarınızın kesiştiği birisiyle ortak bir nokta yakalar ve sanki kırk yıllık dostmuşçasına bir anda tuhaf bir samimiyet içinde bulursunuz kendinizi. Yıllanmış dostlarınızla dahi paylaşamadığınız konuları hiç tereddüt etmeden anlatırsınız. İşte tam da böyle bir şey Beyrut’ta olmak. Şehir kendine has aurasıyla sizi içine çekerken ilginç bir aidiyet duygusu hissettiriyor insana. Hiçbir şey yabancı değil, sanki hep buradaymışsınız gibi. Ortadoğu coğrafyasının yıkılıp yıkılıp yeniden yapılagelen o döngüsünden nasibini fazlasıyla almış bir şehir. Kaybolduğunuz sokaklarında başıboş ilerlerken gözlemlediğiniz eski binalardaki kurşun izlerinde, sevinci kadar acısını da paylaşıyorsunuz şehrin.

Bir şehir düşünün ki, bir yeri boylu boyunca modern ve şık bir görünümdeyken hemen arka tarafında konumlanmış metruk binaları, izbe sokaklarıyla sizi hayrete düşürsün. İstanbul için yabancı olmadığımız bu kentsel yapı İstanbul’da kontraslı bir görünümdeyken Beyrut için böyle olmuyor. Geçtiğiniz kötü bir sokaktan bir anda güzel bir caddeye çıkabiliyorsunuz. İç savaşın kurşun izleriyle dolu binaları, geçmişteki acıların tekrar yaşanmaması için bir hatırlatıcı göreviyle özellikle tutuluyorlar ayakta. Farklı inanç ve etnik kökenlerle bir arada yaşayabilmeyi, yıllar süren iç savaşlar gibi çok acı bir dersle öğrenmiş Beyrut. Öyle ya, insan medeniyete kolay ermiyor…

Bir boşvermişlik var Beyrut’ta. İnsanlarında, her an her şey olabileceğinin ve nasılsa önüne geçilemeyeceğinin genlerine işlenmiş peşin düşüncesi var. Eğleniyorlar yarını düşünmeden. Ani bir savaş çıkmış olsa, eğlencesinden, zevkinden son ana kadar vazgeçeceklerini hiç düşünmüyorum…

***

Refik Hariri Camii

İzlemiş olduğum Karamel filmiyle Beyrut’a olan ilgim ikiye katlanmıştı. Beyrut’un kendisiyle tanışmak umduğumdan fazlasını, “aşık olmayı” getirdi bana. Kendimi her türlü hayalkırıklığına hazırlayarak sırt çantamla yola çıktığım bu şehrin sokaklarını arşınlarken, uzun zaman önce kaybettiğim şaşırma duygumu da yeniden kazandımÖnyargılarımı yıktı Beyrut. İtiraf ediyorum ki, kendi ülkemde olan özgürlüklerin hiçbir ortadoğu ülkesinde; üstelik de bu kadar fazlasıyla olabileceğini hayal etmezdim. Örneğin, İstanbul’da mini etek giyen kadına bakış açısıyla Beyrut’ta mini etek giyen kadına bakış açısı arasında kocaman bir medeniyet farkı var. Bu örneği veriyorum çünkü kabul edelim ki hepimizin kafasındaki o “arap” kodundaki kişilerden beklentimiz, bunun bizlerden de beter olması yönünde.

Bir zamanlar ortadoğunun Paris’i deniliyor olsa da Hâlâ daha bunun böyle olduğunu söylüyor bazı insanlar. Ki Paris’i henüz görmediğim halde ben de böyle olduğunu peşinen düşünüyorum.

Bir seyahat blogundan şehrin bende uyandırdığı izlenimleri paylaşmak istediğim bir yazı olduğu için nerede ne yenir, ne yapılır gibi bilgiler paylaşmayacağım. Ancak bir kaç şey söylemem gerekirse;

Anlatılmaz, yaşanır derecede müthiş bir mutfağı var Beyrut’un.
Çok sıcak insanları, bizim kafamızdaki o “arap” tanımından farklı çok bir halkı var.
Evlerinde bir gece misafir olduğum arkadaşım ve beni Lübnan’ın en bilinmeyen bölgelerine gezmeye götüren dünya tatlısı ailesi var.
Sedir ağaçları var,
Çok güzel kadınları, erkekleri; insanları var.
Ve tabii ki “Lübnan’ın dağı” dedikleri her yerde şarkıları dinlenilen Fayruz’u var.

Bir daha Beyrut’a gitmek kısmet olur mu bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki içimde bir yer hep Beyrut olarak kalacak…

***

Küçük bir anı:

Beyrut’ta bir caddede gezerken bir çocuk yanıma yaklaşıp “Abi sen Türk müsün?” diye sordu. Ben de “Nereden anladın?” diye sorduğumda “Ben anlıyorum abi” dedi. Çocukla yürürken ayaküstü sohbet ettik. Çok küçükken ailesiyle Urfa’dan göçmüşler. Bir şey satıyordu ve almam konusunda teklif dahi yapmadı. Bizzat ben ona sordum ne sattığını. Tam hatırlamıyorum ama mendil sakız gibi bir şeydi sanırım ve almak istedim.  Parayı uzatırken “Abi bana Türk parası verir misin? Hiç görmedim ben” dedi. Bunu söylerkenki ifadesinden o kadar etkilendim ki… Gurbetin küçüğü büyüğü olmuyordu; gurbet her zaman gurbetti. Nerede olursan ol anavatan bağı başka bir şey sanırım.

Refik Halit Karay’ın “Eskici” hikayesini hatırladım o an. O da belki tıpkı Eskici’deki Hasan gibi bir Arap ülkesine götürülmüş ve hiç bilmediği bir dilin içinde yetişmeye zorlanmıştı ve belki ben de onun orada ara sıra gördüğü eskicilerden biriydim kim bilir?

Üzerimde Türk parası olarak tüm bir para olduğu için veremedim ve çok üzüldüm. Keşke ve keşke bozuk param olsaydı yanımda. Sonra bir kaç güzel sözle veda edip yollarımıza devam ettik.

Yola devam edilmeliydi çünkü…

                                                                         Güvercin Kayalığı
                                                     Harissa Heykeli (Üç büyük dini temsilen yapılmış)
                                                                        Beyrut Genel Görünüm

 

                                                                                     Saat Kulesi

KİŞİSEL ENİNE GELİŞİM KİTAPLARI

 

Karikatür: Yiğit Özgür

Bugüne kadar Kişisel Gelişim Kitapları okuyup da gelişmiş hiç kimse görmedim ben.

Peki ya siz gördünüz mü?

***

Her kitabevlerine gidişimde, reyonlarından adeta kaçtığım kitaplar bunlar. “En Çok Satanlar” (Bestseller) bölümünde incelediğim yayınlar arasında da ezkaza denk gelirsem, akrep tutmuş gibi can havliyle fırlatıveririm. Abartmıyorum.

Durduğu yerde bana zengin olmanın, liderliğin, başarının yollarını öğreten birinin ya zekâsından ya da iyi niyetinden şüphe ederim çünkü. Örneğin hemen herkesin hayali olan zenginliğin yolunu bulan bir adam, neden “Zengin Olmanın 50 Yöntemi” diye bir kitap yazıp kendisine milyonlarca rakip yaratmak ister ki? Yoksa, son meteliğiyle bir kitap yazmıştır da oltaya gelenlerin paralarını toplayıp “Bakın işte böyle zengin olunuyor” mu diyecektir? Peki bu kitabı alan kişi “Eee bu adam aptal mı? Neden bana 15 TL’ye sırrını versin ki?” diye hiç düşünüyor mudur? Peki siz hiç “Falancanın şu kitabını okuyup zengin oldum” diyen bir zengin gördünüz ya da duydunuz mu?

Yine halihazırda kendisi zaten lider olmuş bir adam, neden “Lider Olmanın 10 Kuralı” nı birilerine anlatıp kendine rakip yaratmak ister? Ya da lider olma hayaline kapılarak onun kitaplarını alan potansiyel liderler, yönetilecek insanların da gerekli olduğunu, herkes okursa iş yaptıracak insan kalmayacağını akıl etmezler mi? Kim bilir belki de bu hayal satıcılar yüzünden şirketlerde işçilerden çok yönetici vardır ne dersiniz?

Bu kitaplarda diğer dikkatimi çeken şey de “Bilmem ne olmanın 109 kuralı” diye küsürlü sayılar verilmesidir. Neden o sayı 100, 105, 110 değildir de 109′ dur? Müthiş kanaatlerime göre, ya daha çok akılda kalması için ya da “Bak kafadan atmıyoruz işte üzerinde bilimsel çalışmalar yaptık. Çıkan sayıya ekleme yapmadan aynı haliyle koyduk” diyerek inandırıcılığını arttırmak için. Ya da biraz daha art niyetli düşünecek olursam o son 1 kural, yazarın kendine sakladığı en önemli kural olup yüksek ihtimalle “Bu kitabı alacak enayiler bulmalısın” dır.

Ve yine benzer grupta olan diyet kitaplarını, hızlı okuma tekniklerini öğreten bilimum kitapları hiç saymıyorum. Fotoğrafındaki semirmiş hali gözden kaçmayan yazarımız, bize en az 78 tanesini bildiğimiz “Kilo Vermenin 80 Altın Kuralı”nı anlatıyor. Bugüne bugün “Egzersizlerinizi aksatmıyorsunuz değil mi?” diye bozuk çalan 100 kiloluk fizyoterapist tanımış bir insan olan ben, böyle şeylere pabuç bırakmıyorum tabii ki. (Bu arada Hızlı Okuma tekniklerini öğrenmek için aldığım üç adet kitabı da normal tekniklerle bile bitiremediğimi acı içinde söyleyeyim)

Bir hevesle alınan bu kitapların bana yaşattığı tek his, eskilerin çok güzel tabiriyle “Osur osur ipe diz” hissidir. 400 sayfalık bir kitabın, vaad ettiği altın ilkelere gelene kadarki yaklaşık 395 sayfası, vereceği tavsiyelerin ne kadar çok işe yaradığına dair övgüler, örnekler, elle tutulmayan, gerçekle bağdaşmayan anlatımlardan oluşurken nihayet gelinen o son 5 sayfa da, yaşayarak oradan buradan zaten edinilmiş tecrübelerin maddeler haline getirilmiş listesinden ibaret oluyor sadece.

Aşk acısını unutmak için aldığım 500 sayfa kişisel gelişim kitabı bana, “Boşver o düşünmüyorsa sen de düşünme” diyorsa kendimi rahatça kazıklanmış hissedebilirim öyle değil mi?

Hem aşk hem kitap kazığı.

***

Kişisel gelişim kitaplarına olan antipatim havadan gelmiyor elbette. Ben de ergenlik dönemimde küçük dünyamı renklendirmek için İpek Ongun’ un ergenler için yazdığı, içinde sadece tozpembe dünyaların olduğu, aşk ve cinsellik namına gram bir kelamın geçmediği kitapları inanarak alıp okumuştum. Gerçek hayatta uygulanma imkanı hemen hiç olmayan, yapılsa bile teklif edilen arkadaşların çok güleceği tavsiyeleri içeren o kitaplara, ben de umut bağlamıştım. Aman Allah’ım o nasıl bir sevgi seli, nasıl bir mutlu dünya idi. Arkadaşlar, dostlar birer sevgi yumağı içinde sonsuz mutluluklara koşuyorlar, toplu halde güzel pikniklere, gezilere, organizasyonlara katılıyorlar; hep birbirlerinin yanında oluyorlar. Gırla giden

sevgi bulutları onları çepeçevre sarıyor, hep dostluk hep sevgi kazanıyordu. Filan…

Neyse ki kitabın son sayfasını çevirmemle birlikte gerçeklere dönüşte fazla zorlanmadım. Gerçeklik arz etmeyen her şey gibi onun da ömrü en son sayfasına kadardı çünkü. Bitirdikten sonra da hiçbir zaman kitapta resmedildiği gibi koloniler halinde sinemalara, kütüphanelere, pikniklere, konserlere giden sevgi pıtırcığı bir arkadaş grubuna sahip olmadım. Sonrasında beni hüsrana uğratan bu kitabı daha fazla elde tutmayıp “belki başkasını mutlu eder” düşüncesiyle bir arkadaşıma kakalamıştım. Hoş, benden sonra onun da pek mutlu bir hayat sürdüğünü sanmıyorum ya!

Bugün artık bu tipte bir kitap gördüğümde daha sayfasını çevirmeden “neler veremeyeceğini” çok iyi anlıyorum. Zaten bitmeyen korku filmi serisi gibi oluyorlar. Aynı öğütler 10 yıl sonra farklı bir yazar ve farklı bir kapakla geri dönüyor.

Zengin olmayı bilmem de tasarruf etmenin yolu bu kitaplara para vermemekten geçiyor. Onlara vereceğiniz parayla, şöyle içinden çikolata şelalesi akan, sımsıcak, bol pudra şekerli mis gibi bir sufle yenmez mi hı?

 

AMSTERDAM’IN UFAK TEFEK TAŞLARI

 

Amsterdam’dan bir köşe

Ne zaman Amsterdam üzerine bir söz açılsa, anlatılan onlarca rivâyetten sonra hep Sodom ve Gomore formatında bir şehir canlanırdı gözümde. Bizzat görünceye değin hakkında en az eski Roma kadar uç tasvirler dinlediğim Amsterdam için böylesi sürrealist beklentilere düşmem çok da garip sayılmamalı aslında.

“Başka özgürlüklere saygı şartıyla” istediğiniz kadar özgür ve kendiniz olabildiğiniz bir şehir hayal edin. İnancınızın, yaşamınızın, hayat görüşünüzün, değer yargılarınızın, tercihlerinizin sorgulanmadığı bir dünya.

Evet, Amsterdam’a hoşgeldiniz.

***

Foto çekerken el sallayan Amsterdamlılar ya da belki turistlerdir 🙂

Bir hayattan kaçış şehri Amsterdam…

Tren garı çıkışında yüze çarpan keskin bir esrar dumanı ve soğuk duruşuyla sizi çeken, matruşka bebekleri gibi iç içe yerleşik kanal daireleriyle sarılmış ve yine bu kanallar üzerindeki küçücük köprülerinde hayatın aktığı, bisikletlerin adeta bir mâbet olduğu, mimarisinden ödün vermeyen binalarının seyrine doyulmadığı bir kent.

Şehrin hayatına karışıp her şeyin çok normal ve saygı çerçevesinde olduğunu gözlemlediğim o an sürrealist beklentilerimi yıkadursun; bulduğu her yerde seks yapan çiftlere, el ele gezip öpüşen eşcinsellere, kendini yollara vurmuş uyuşturucu bağımlısı insanlara hiç rastlamadığımı belirtirken Red Light District’ te muhteşem porno ingilizceleriyle ateşli pazarlığa dalmış Türk erkeklerini sıkça gördüğümü rahatlıkla söyleyebilirim.

İki sıra cadde boyunca uzanmış kırmızı spotların aydınlattığı mağaza vitrinlerinden hallice duran camekânlı odalarda, para karşılığı seks için kendini sergileyen kadınlar ve onları ciğerci kedileri gibi izleyen kuru kalabalığın volta attığı bir yerden ibaret Red Light District. Dedikodunun dayanılmaz hafifliğiyle abartılan her şey gibi buranın da fazlaca abartılmış olduğunu anlamanız çok sürmezken şahit olduğunuz dramatik pazarlık sahnelerini de başka şehirlerin yabancısı olma umursamazlığıyla geçip gidiyorsunuz.

Hollanda’nın Red Light District’inden, spacecake’lerinden, özgürlüğünden çok beni etkileyen farklı yönleri oldu. Örneğin Hollanda’nın deniz seviyesinin altında bir ülke olduğunu, ülke topraklarının denizin belli kesimlerinin kurutularak elde edildiğini, tekrar su altında kalmaması için kanallar açılarak mühendislik dehası bir dolaşım sistemiyle korunduğunu öğrenerek şaşkınlık ve takdir arası bir duygu yaşamıştım. Denizden en yüksek seviyenin 300 metre olduğu bu ülke için söylenen, “Tanrı dünyayı yarattı, Hollandalılar da Hollanda’yı” sözü boşuna edilmemiş olsa gerek.

Volendam

Mesela çok güzel peynirleri var Hollanda’nın. Öyle ki, tattığınız her farklı peynir dilimi bir öncekinin tadını unutturuyor. Yine çok güzel bir doğası var. Yemyeşil.  Hani hasret kaldığımız ve uğruna sokaklara döküldüğümüz şu yeşil.

Ve en önemlisi düzen var Holanda’da. Sizde de olmasını hasretle beklediğiniz bir düzen. Düzenden önce bunu sağlayan, rüşvetlerin ve yakınlıkların işlemeyip herkesin  uymak zorunda olduğu kurallar var. Ne kadar beklenilirse beklenilsin çatlak seslerin çıkmayacağı bir sıra bekleme âdâbı var. Sabır var…

İnsanların “çalışmak için yaşamayıp” kendine vakit ayırdığı, bu yüzden akşam 19:00 olduğunda kapattıkları alışveriş yerleri, restoranları var.

Rijks Müzesi ve müthiş ressam Van Gogh’un müzesi var. Birer sanat yarışı haline gelmiş, kanallar içerisinde bulunan bottan evler var.

Yani gezme amacınıza bağlı olarak her şey var. Tıpkı Bakmak ve Görmek gibi…

Bot Ev

Bir gezi blog’u yazmadığım için “Nerede ne yapılır, Ne yenir, Ne içilir” gibi tavsiyeler içeren bölümlerim yok. Açıkçası bunca gezi sitesi varken yapmak da istemem. Zaten bana göre en güzel gezme yöntemi, gidilen yerlerdeki hayatı, mekanları, insanları kendi düzenimizle kıyaslamadan o yerin ruhuna teslim olarak yapmaktır. Çünkü gezilen yeri “başka yer” yapan ve gitmeye teşvik eden değerler zaten “bizde olmayan farklılıklar” dır. Yani Fransa, Türkiye olmadığı için Fransa’dır. Ya da Siyah, Beyaz ya da diğer renkler olmadığı için Siyah’tır. Gezi için verebileceğim tek tavsiye budur.

***

Her ne kadar gidilen yerlerle ilgili kıyaslama yapmayı sevmediğimi söylesem de ülkem adına küçük bir iki şey eklemek de istiyorum.

Her şeye marka yaratmak için uğraş verilirken ülkemiz için neden bir marka yaratılmaz bunu anlamıyorum. Bana göre turizm alanında ülkemizin marka yüzü olacak çok fazla değer var ancak doğru pazarlama stratejileri uygulanıp iyi bir marka yönetimi yapılmadığından dünya tarafından hâlâ istediğimiz düzeyde bilinmiyoruz.

Roma denilince ilk akla gelen, bir Aspendos’un yarısı kadar olmayıp gördüğünüzde, “Aaa bu kadar mıymış yani?” deme ihtimalinizin çok yüksek olduğu şu Kolezyum Amfi Tiyatrosu’ nun pazarlaması o kadar güzeldir ki, ufacık bir logosu bile hemen herkesin aklına Roma’yı getirir. Çünkü Roman Holiday’de, Audrey Hepburn’ün salınarak gezdiği Roma caddelerinin her açısından karşınıza çıkmış, hafızalara kazınmıştır. Yine Hepburn’ün süzüldüğü İspanyol Merdivenleri o kadar güzel bir simge olmuştur ki, bugün yine bir merdiven olma özelliğinden başka bir fonksiyonu olmayan bu mekan hâlâ o büyüyü yakalamaya giden çiftlerle doludur

“Iamsterdam” diye bir yazıyı marka haline getirerek milyonlarca insanı önünde fotoğraf çekmek için kuyruğa sokmak da yine bir marka başarısıdır.

Peki biz niçin eşsiz mutfağımızı, Mardin’imizi, Kapadokya’mızı, Karadeniz’deki yaylalarımızı, lületaşımızı ve sayamayacağım kadar çok enstrümanlarımızı bir Hollanda peyniri ve tahta ayakkabısı kadar özellikli (spesifik) hale getirip pazarlayamıyoruz?

Mesela Gezi Parkı için olağanüstü gayret  sarf eden Turizm ve Kültür Bakanlığı, bunun onda biri olmayan maliyetle, ülkemizin güçlü markalarını yaratabilirdi diyorum ben.

Bitti.

Volendam’da Yeldeğirmenleri

 

BİR TATİL BİR ÖNERİ…

                                                                     Cunda’da bir evin kapısı

Deniz, kum, güneş üçlüsünün suyunun çıkartılıp şezlong-otel-açık büfe arasında gidip gelinen tatilleri, mesai çağı insanlarının mevcut monotonluklarından kaçarken tutulduğu bir başka monotonluklar olarak görüp hiçbir zaman sevememişimdir…

Tatil demek keşfetmek demektir benim için. Yürümek, tanımak, gezilen yerin hayatının akışına girmek, dilini anlamaya çalışmak, kısacası “hep isteyip de yapamadığımız o başka hayatlara çekip gitme isteklerini oynadığımız kısa filmler” demektir.

Bu yüzden, sabahın ilk ışıklarından gün batımına kadar güneş altında uyuyarak tatil yapan insanları, onların da beni anlayamama haklarını saklı tutarak asla anlayamayacağımı eklemek isterim.

Bununla birlikte en güzel tatil, yalnız yapılan tatildir bana göre. Kendinle kalmak ama bir o kadar da yeni insanlarla tanışmak, ufkunu genişletmek, “yalnız da yapabiliyorum ohh” demek için verilmiş iyi bir karardır. Çoğunluğun fikirlerine uyma, alttan alma, memnun etme endişesi taşımadan, yapabileceklerinin sınırlarını belirleyen tek kişi sensindir.

Bir bavula sığmalı her şey…

***

Bireyselliğin, birey kalma mücadelesinin zor olduğu bir toplumda, tek başına tatil yapma düşüncesi bir çok insana ürkütücü gelir. Çoğunlukla da haklılardır aslında. En sıradan örnekle bir gece klübüne bile giderken “çift” olma şartının arandığı, “aile salonu” diye bir kültürel kavramın olduğu, restoranların güzel manzaralı masalarının çiftlere terk edilmek zorunda kalındığı ortamlarda, bireysellik çoğunluğun ezici gücünün altında kalır. İşte böyle durumlardaki gereken o varoluş mücadelesini göze alamayan bireylerin “Tek başına ne yaparım?” “Nereye  giderim?” “Nasıl bir şeylere dahil olurum?” kaygısına girip böyle bir şeye cesaret edememesi çok doğaldır.

Çoğu zaman ihtiyacımız olmadığı halde “ayakdaş” olması adına çanta gibi taşıdığımız insanlar da bu mücadeleye girmekten korkmanın bir sonucu olarak var olan stepnelerdir hayatımızda…

Ben diyorum ki, hiç fazla düşünmeden istediğiniz yere gidip tek başınıza tatil yapın, yapabilin, yaptırın. Dünyada keşfetmek için bekleyen müthiş yerleri size uyması için dört gözle beklediğiniz insanların zaman ve ruh hallerine bırakmayın.

***

Kısa kesip son tatilimde çektiğim bazı fotoğrafları paylaşarak bitiriyorum.

Yeldeğirmeni Cunda
Ayvalık’ta bir kedi
Bozcaada’da bir restoranın içi
Camii bahçesinde bir çocuk/Ayvalık

 

Objektife takılan utangaç ufaklık/Ayvalık

 

Ayvalık’ta yakaladığım güzel bir kare.

ÖZLÜ SÖZLERDEN ÖZÜR DİLEMEK

                                                                 Görsel Alıntıdır.

Çocukluğumda kalan güzelliklerden başka bir tanesiydi saatli maarif takvimleri…

Arkalarında yemek tarifleri, fıkralar, püf noktaları, genel kültür gibi seçilerek hazırlanmış bilgilerin bulunduğu bu mini ansiklopedinin yapraklarını biten günle birlikte kopartıp zevkle okur, bilgi dağarcığımıza az ama öz yeni şeyler katardık. Yaklaşan yılbaşıyla birlikte yenisini edinme telaşına girer, bir yerlerden denk düşürünce de yeni bir eşya almış kadar sevinirdik. Bilginin bir tuşu olmadığı o dönemlerde bir hazine değeri taşıyan bu yaprakları atmaya kıyamaz arada çıkartır tekrar tekrar okurdum.

Yaprağın en altında “günün menüsü” ile birlikte mutlaka bir hadis, bazen iz bırakmış kişilerin özdeyişleri, bazen de atasözlerinden oluşan, kişisel gelişime faydalı “günün sözü” bölümü bulunurdu. Her yerde kolay kolay karşılaşmadığım için bende ayrı bir önemi olan bu sözler. “Önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkalarına batır” gibi büyük bir sözü ilk bunlardan öğrendim mesela…

Sonra bitti maarif takvimleri…

 *** 

Bilgi çağı ile birlikte bugün sosyalleşen bilgi gücü, tarihe iz bırakmış hiç tanımadığımız kişiler ve söylemleriyle tanıştırıyor bizleri. Yeni yeni gün ışığına çıkan birbirinden değerli yüzbinlerce özlü sözlerimiz var artık…Tabii ki ömrümüz,  hayata dair her şeyi yeniden ve yeniden yaşayarak bizzat deneyimlemek için uzun değil. Bu yüzden, başkalarının deneyimlerinden de dersler almamız gerekiyor ancak ;

Tecrübe edilerek bir yargıya bağlanmaları hiç de kolay olmamış bu sözlerin, kendinin ne olduğunu bilmeyen/bilmek kaygısı olmayan kişilerce, kendi mükemmelliyetlerinin altını çizmek, kolay insana kıymak gibi nedenlerle yeniden ve yeniden paylaşılarak içlerinin boşaltılması derin bir samimiyetsizlik hissi uyandırıyor bende. Mevlana’nın söylemek için ömrünü verdiği “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” özdeyişini, oldukları ya da göründükleri ile ilgisi olmayan kişilerin yeniden ve yeniden paylaşması sanal orgazmdan başka bir şey değildir benim için.

Birbirlerine en acıtıcı sözleri söyleyip kalp kıran fakat ikisi de ayrı ayrı “Bir söyleyene bakarım bir de lafa laf mı diye” diyebilen kişilerin olduğu yerde, Mevlana’ nın yapabileceği hiçbir şey yoktur.  Herkes “mükemmel” olduğu halde haksızlığa uğruyor, acı çekiyor, aldatılıyor, kandırılıyorsa bütün bu kötülükleri yapan ama ortada görünmeyen doğaüstü bir gücün varlığından söz etmek gerekiyor, yanlış mıyım ? Öyle ya, bu kadar insanın “zerre kadar hatalı olmadığı” bir zamanda tüm bunların “görünmeyen” bir müsebbibi olmalı mutlaka

Çocukluğumuzu hatırlayalım… Hani bir kavgaya tutuşup dayak attığımız ya da dayak yediğimiz günleri. Hani dövünce “ama o başlattı” diyerek savunduğumuz, dövülünce de “durduk yere geldi vurdu” dediğimiz anları. O, kendi hakkımızın yenildiğini düşünüp köpürte köpürte anlatırken, bizim yaptıklarımızı üstünkörü geçiştirdiğimiz günleri…

Hiç kendimizi kandırmayalım. İyi ve kötü, menfaatin ne tarafta olduğuna göre değişmektedir.

Eleştirdiğimiz kişiye;

“Olduğun gibi görün” derken kendimiz ne kadar olduğumuz gibiyiz?
“Bir lafa bakarım bir de söyleyene” derken biz ne kadar neyiz?
“Kadınlar şöyledir, erkekler böyledir” derken kadın ne kadar kadın? Erkek ne
kadar erkek?
Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi ne kadar başkalarına yapmıyoruz?
Özür diliyor muyuz ?

Dilemiyoruz…

Bitti!

 

POPÜLER KÜLTÜR VE ALGIDA GEÇİCİLİK

                                                           Görsel Alıntıdır.

“Bir gün herkes 15 dakikalığına şöhret olacaktır” diyerek bugünü çok önceden kestiren Andy Warhol’un bu sözüne bakınca, 15 dakikanın bile çok iyimser kaldığını söylemek hiç de abartılı olmaz aslında.

Sayısız görseller, videolar, filmler, haberler izliyor, müzikler dinliyoruz her gün. Durmaksızın değişen gündem konuları, anlık akımlar, sosyal medyalarda paylaşılan videolar, karikatürler, fotoğraflar, özlü sözler gibi “ürünlere” bir kaç dakika göz atıp henüz hazmedememişken, bir sonraki popüler kültür ürününe “next” yapıyoruz. Bir anda tüm dünyanın dikkatini çekip kitleleri peşinden sürüklemiş bir pop yıldızına kör bir hayranlık duyarken, iki gün sonra adını bile hatırlamıyoruz. 90’lı yıllarda müthiş bir hız yakalayan popüler kültür, internetin müthiş gücü ile iliklerimize kadar işlemiş durumda artık. Bir insan ishalidir gidiyor. İşte bugünün toplumunun üzerinde oluşan bu hızlı değişimin yarattığı uyum sendromuna ben “Algıda Geciçilik” diyorum.

Geçenlerde bir arkadaşım, hiç izlemediğim ve asla da izlemeyeceğim insan ve vakit ziyanı yarışma programlarından birinde ip dansı yapan iki kişinin “muhteşemliklerinden” (Tırnak içerisinde yazdım çünkü artık benim için ziyadesiyle içi boşalmış bir kelime) bahsederek, izlemem için ekstra bir çaba sarfetti. Tüm karşı koymalarıma rağmen “ama bu farklı bir bak” ısrarını kıramayıp “ne kadar farklı olabilir ki” özgüveni ile 1 dk. izleyebildim Youtube’dan. 10dk’lık görüntüye 1 dakika zar zor tahammül etmem bir yana, halihazırda daha farklısını görünce onları çoktan unutacak arkadaşım ile yarışmadan sonra unutulup gidecek olan yarışmacının ortak trajedisi geldi aklıma o an. Her şey o kadar beklediğim gibiydi ki. Yine bir sahne, yine başarı isteği ile bir şeyler yapmaya çalışan bir insan ve yine iki dudağına bakılan popülizmin yarattığı ne idüğü belirsiz jüri üyeleri…

Kimler gelip geçmedi ki küçük dünyamızdan.. BBG evleri, Pop Star yarışmaları, şişirilen fenomenler… Hangisini hatırlıyoruz bugün?

Sosyal Paylaşım sitelerinin ortaya çıkması ile dünya otoritesinde şu aralarda yeni yeni hakimiyet kuran 80’ler kuşağının, geçmişe ait özlemlerinin de suyunun çıkması bunun bir başka boyutu. Ağzımıza kadar 80’ler paylaşımları bulunuyor internette. Öyle ki, tüm iyi-kötü yanlarıyla o yılların “azlığında” çok özel olmuş filmler, diziler, markalar, reklamlar vs’ler bugün nostalji sevdasıyla defalarca ve defalarca ortaya döküldükçe anılarıma ihanet ediliyormuş hissi yaşıyorum bir 80′ ler çocuğu olarak.

Kapitalist dünyanın yaratıklandırdığı tüketim toplumunu ayakta tutan kullan-at döngüsü içerisinde yaşarken, aslında “yaşamış olmak için yaşadığımızı farketmiyoruz. O anda “en iyisi” olduğuna inandırılan bir markanın, bir kişinin, bir inanışın peşinden koştururken, hayatlar da öylece geçip gidiyor monitör arkalarından…

Uygulayamayacağımız kadar özlü sözlerimiz,
Dinleyemeyeceğimiz kadar çok müzik arşivlerimiz,
Bakamayacağımız kadar fotoğraflarımız,
Giyemeyeceğimiz kadar kıyafetlerimiz,
Vakit ayıramayacak kadar arkadaşlarımız,
Ve veremeyeceğimiz kadar sevgimiz var…

***

 Popüler kültürden mutlak bir kaçış tabii ki mümkün değilken “herkes gibi olmamak”  da ona karşı durulacak en güzel savunma yöntemi. Şahsen çok fazla izlenmemiş, okunmamış, incelenmemiş kısacası keşfedilmemiş şeylerin sinsi sinsi peşine düşüp elde ettiğim kısıtlı şeylerden maksimum keyfi alarak korumaya çalışıyorum kendimi. Herkesten farklı kişiler tanıyıp onların güzelliklerine ve bakış açılarına ortak olmak beni daha mutlu ediyor.

Hep dediğim gibi “az; değerlidir” Kimsenin bilmediği kafeler, yazarlar, müzikler, markalar ve insanlar hala var; arayana…

 

Her şeyin kararında olduğu bir 2012 dilerim.

 

 

 

LATİN AMERİKA’NIN KESİK DAMARLARI

 

“….Kölelerin efendilerine boyun eğmemek için bulabildikleri tek yoldu. İntihar ederek, Afrika’ da yeniden dünyaya geleceklerine inanıyorlardı. Efendileri cesetleri kesip biçiyor, dirilenlerin sakat, topal ya da kafasız olacağı inancını yayıyorlardı. Böylece birçok kölenin intihardan vazgeçmesini sağladılar…”

Ve kanım donuyor…

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile okumaya başlayıp henüz bitirmeden hakkında çok şey yazmak istediğim Eduardo Galeano’ nun Latin Amerika’ nın Kesik Damarları kitabı,  Coğrafi Keşifler Dönemi’ nden 70′ li yıllara kadar Latin Amerika’ da yaşanmış insanlık dramlarını çok dile getirilmeyen yönleriyle anlatıyor. Daha çok bu coğrafya içerisinde görmeye alıştığımız savaşların, soykırımların, sömürgeciliğin onbinlerce kilometre ötede de çok daha ağır ve daha sistematik şekillerde yapılabildiğini görmek derin bir “Adalet” boşluğu yaratıken kendi acılarınızı bir yana bırakıp bu insanların önünde saygı ile eğilmek  istiyorsunuz.

Acı dolu kitap…15.YY’ da Kristof Kolomb’ un keşfi ile başlayan bu asırlık sürecte, İnkalar ve Maya uygarlıklarının nasıl yok edildiğini, topraklarına el koyulan yerlilere nasıl soykırımlar yapıldığını, Afrika’ dan getirilen siyahların nasıl köleleştirildiğini, zengin Brezilya ormanlarının Kuzey Amerika ve Avrupa’ nın refahı için nasıl talan edildiğini,  altın ve gümüşün nasıl ele geçirildiğini, Avrupa’ ya şeker sağlamak için ekilen şekerkamışları ile nasıl toprakların verimsiz hale getirildiğini,  kakaonun, kahvenin, muzun insanın boğazını düğüm düğüm eden üretim hikayelerini, “İnsan Hakları” kumkuması Avrupa’ nın karanlık geçmişini kısaca  “adaletsizliğin evrenselliğini” çok net görebilirsiniz…

Bugün hala sefalet içerisinde yaşayan Latin Amerika ülkeleri,  nedeni bilinmeyen bu bedelleri nesilden nesile aktararak ödemeye devam etmektedir. Yeni Dünya aktörlerinin kendilerine biçtiği roller eskisi kadar kanlı olmasa da çağımıza uygun olarak “dijital” şekillerde  çözümleniyor işler.. Milyarlarca dolarlar saniye içerisinde biryerlere giderken, birileri şişiyor birileriyse açlıktan ölüyor…

Her devir kendi katili ve kurbanını yaratıyor.

***

“Başkalarının mutsuzluğu” ndan beslenen Emperyalizm’ in başlangıçtan bugüne bir  özeti var karşımızda.  Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Sizi bilemem ama benim için bundan böyle içtiğim hiç bir kahvenin tadı eskisi gibi olmayacak…