LATİN AMERİKA’NIN KESİK DAMARLARI

 

“….Kölelerin efendilerine boyun eğmemek için bulabildikleri tek yoldu. İntihar ederek, Afrika’ da yeniden dünyaya geleceklerine inanıyorlardı. Efendileri cesetleri kesip biçiyor, dirilenlerin sakat, topal ya da kafasız olacağı inancını yayıyorlardı. Böylece birçok kölenin intihardan vazgeçmesini sağladılar…”

Ve kanım donuyor…

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile okumaya başlayıp henüz bitirmeden hakkında çok şey yazmak istediğim Eduardo Galeano’ nun Latin Amerika’ nın Kesik Damarları kitabı,  Coğrafi Keşifler Dönemi’ nden 70′ li yıllara kadar Latin Amerika’ da yaşanmış insanlık dramlarını çok dile getirilmeyen yönleriyle anlatıyor. Daha çok bu coğrafya içerisinde görmeye alıştığımız savaşların, soykırımların, sömürgeciliğin onbinlerce kilometre ötede de çok daha ağır ve daha sistematik şekillerde yapılabildiğini görmek derin bir “Adalet” boşluğu yaratıken kendi acılarınızı bir yana bırakıp bu insanların önünde saygı ile eğilmek  istiyorsunuz.

Acı dolu kitap…15.YY’ da Kristof Kolomb’ un keşfi ile başlayan bu asırlık sürecte, İnkalar ve Maya uygarlıklarının nasıl yok edildiğini, topraklarına el koyulan yerlilere nasıl soykırımlar yapıldığını, Afrika’ dan getirilen siyahların nasıl köleleştirildiğini, zengin Brezilya ormanlarının Kuzey Amerika ve Avrupa’ nın refahı için nasıl talan edildiğini,  altın ve gümüşün nasıl ele geçirildiğini, Avrupa’ ya şeker sağlamak için ekilen şekerkamışları ile nasıl toprakların verimsiz hale getirildiğini,  kakaonun, kahvenin, muzun insanın boğazını düğüm düğüm eden üretim hikayelerini, “İnsan Hakları” kumkuması Avrupa’ nın karanlık geçmişini kısaca  “adaletsizliğin evrenselliğini” çok net görebilirsiniz…

Bugün hala sefalet içerisinde yaşayan Latin Amerika ülkeleri,  nedeni bilinmeyen bu bedelleri nesilden nesile aktararak ödemeye devam etmektedir. Yeni Dünya aktörlerinin kendilerine biçtiği roller eskisi kadar kanlı olmasa da çağımıza uygun olarak “dijital” şekillerde  çözümleniyor işler.. Milyarlarca dolarlar saniye içerisinde biryerlere giderken, birileri şişiyor birileriyse açlıktan ölüyor…

Her devir kendi katili ve kurbanını yaratıyor.

***

“Başkalarının mutsuzluğu” ndan beslenen Emperyalizm’ in başlangıçtan bugüne bir  özeti var karşımızda.  Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Sizi bilemem ama benim için bundan böyle içtiğim hiç bir kahvenin tadı eskisi gibi olmayacak…

 

AHŞAP TUTKUSU VE AZ BİRAZ İNEBOLU

Yüzyıllardır sayısız insanın gelip geçtiği sonsuz hayaller mezarlığı Dünya’dan çok şey beklemenin ne kadar beyhude bir uğraş olduğunu çoktan idrak etmiş biri olarak, ne çok para, ne şâşâlı bir hayat, ne üstün bir kariyer, ne de buna benzer hırslı ideallerim oldu hayattan; şöyle sıcak, küçük, cumbalı, ama kesinlikle “Ahşap” bir ev sahibi olabilmeyi umut etmekten başka.

İnsanoğlunun doğasına aykırı olarak ürettiği yüzbinlerce yapaylıklar içerisinde, bambaşka bir yeri vardır ahşabın.  Keyif yaptığım bir kafedeki masa ve sandalyeyi, gıcırdayan bir merdiveni, tarih kokan eski bir kitaplığı, bazen de parktaki bir bankı kullanmak adeta onunla bütünleşmektir benim için.

İstanbul’ da yaşıyorsanız, Boğaz kıyılarında yer alan tarihi yalıları elbetteki biliyorsunuzdur. Bir çok Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı ve Servet-i Fünun yazarlarının “alafranga” yaşamlar üzerine kurdukları hikayelerin geçtiği bu konaklar, ahşap tutkusunun bilinçaltıma yerleşmesinin başlangıçları olmuşlardır. Bir Çalıkuşu Feride’ nin, Aşk-ı Memnu Behlül ve Bihter’ in , Eylül’ deki Suat ve Necib’ in hikayeleri hep bu konaklarda kesişmiş ve yine bu konaklarda sonlanmıştır…

Varoluşumuzu yalanlayarak, daha çok “mış gibi” yaşadığımız günümüzde, tam olarak ahşap olmasa da, onu andıran başka alternatiflerle devam ediyor hayatımız. Hasır görünümünde duran ancak oturduğunuzda yavaştan kaydığınız plastik sandalyeler, iştah kaçıran soğuk plastik masalar ve buna benzer sayısız dekorasyon malzemeleri “Modernize Olmak” entegre edilldiler bizlere. Oysa , ne strafor ne plastik ne de beton bir ahşabın aurasına sahip olabilir.

Bir gün, istediğim o ahşap eve sahip olacağıma yürekten inanıyorum…

****

Birbirinden farklı binlerce güzellikleri olan canım ülkem içerisinde, bazen az bilinmişliğine üzülürken, bazen de henüz rant çevrelerince keşfedilememiş olmasına  içten içe sevindiğim, Karadeniz kıyısında naif bir duruşu olan memleketim İnebolu da, yeşilin ve mavinin arasına bir nakış gibi işlenmiş, kendine has mimarisi ile kök boya denilen özel bir boya ile kırmızıya boyanmış özel ahşap evlere sahiptir.

                                               Tipik Bir İnebolu Evi Maketi (Görsel Alıntıdır).

 

                                                           Tipik Bir İnebolu Evi (Görsel Alıntıdır).