ROMANLAR, FİLMLER VE GERÇEKLER

Herkesin birbirini sınırsızca anladığı, hiç kimsenin kendini ifâde etmek için hiçbir alt metne ihtiyaç duymadığı, önyargıların yerle bir olup her köşeden içselleştirmelerin fışkırdığı, sevgi ve saygının gürül gürül üstünüze aktığı, kavgaların yerlerini derin sükûnetlere bıraktığı bir dünya düşünün..

Pek düşünemediniz değil mi? Düşünemeyiz; henüz icat edilmediği için varlığını tahayyül edemediğimiz bir buluş kadar bilmiyoruz çünkü. Ancak biri çıkar da senaryolaştırır filmlerde işler ya da romanlarda anlatırsa varlıklarını anlayabilir ve öykünebiliriz bunlara.

***

Hayatım boyunca, insanların sinemada izleyip çok etkilendiği dram sahnesinin gerçek yaşamda yüzlercesini gördüğünde bunlar için taş üstüne taş koymayışını hiç anlamamışımdır. Öyle ki, bir kurgu üzerinden işlenmiş film sahnelerindeki olaylar çok gerçekçi gelip insanın insani duygularını ortaya çıkartırken bire bir benzerinin yaşandığı gerçek hayatlarımızdaki olaylar böyle bir his uyandırmaz. Yine romanlarda hayran olduğumuz karakterlerin gerçeklerine defalarca bakarız da görmeyiz.

Hikâyeleri filmler kadar derinlemesine işlenememiş insanların hayatları filmlerdeki kadar ilgi görmez yani. Sokak ortasında kadını döven bir adamı gördüğümüzde hiçbir şey olmamış gibi yanlarından geçerken aynı olayı bir TV’de görsek ya da sosyal medyada bir videosuna rastlasak nefret kusar, orada olsaydık o adama neler yapacak olduğumuzu söyleyerek törpüleriz öfkemizi.

Geçtiğimiz yılın kışında, Norveç’te bir otobüs durağında üzerinde montu olmadığı için tir tir titreyen bir çocuğa etraftaki insanların göstereceği tepkileri ölçmek üzere yapılan bir sosyal deney yayınlanmıştı internette hatırlarsınız. Sözkonusu “İyi giyimli” çocuk, üzerinde kalın bir kıyafeti olmadığı için üşümekte ve etrafındaki insanların dikkatini çekmekteydi. Çocuğun bu üzücü hallerine tanık olan çevredeki yetişkinlerse, hemen üstlerinden kendi montlarını çıkartarak çocuğa kol kanat geriyorlar; ona yardımcı olmaya çalışıyorlardı.

Sosyal medyada büyük bir ilgi yaratmıştı bu video. Kuzey ülke insanının soğuk görünüşünün altındaki o duyarlılığı övülmüş “Ben de olsam aynı şeyleri” yaparım dedirtmişti insanlara.

Oysa, soğuk kış günleri metroda uzattığı çıplak ayaklarının ucundaki sakızı satmak için tüm gün kafasını kucağına gömerek oturan, cılız bedeniyle birilerine para kazandıran, seçmediği bir hayatın içinde yaşamaya zorlanan onbinlerce çocuk vardı sokaklarda; her gün baktığımız ama görmemeyi seçtiğimiz… Tek kusuru “iyi giyinmemek” olan bu çocuklara el uzatmak için kimse bir yardımda bulunmazken binlerce kilometre ötede yaşanan bir hikâye için söyleyecek birbirinden etkileyici sözlere sahip olabiliyordu insan.

Yine, Kürk Mantolu Madonna kitabındaki Raif Bey’in içe dokunan o acıklı hayatını anlamaya çalışıp tüm içtenliği ile ona üzülürken hemen karşısında bulunan ve belki de çok daha acı hikâyeleri yaşamış bir komşusunu, insanlardan ümidini kesip kendini hayvanlara adamış bir yaşlıyı, ilişkilerden erkeklerden soğumuş yalnız bir kadını, aseksüel bir erkeği, adaletsizlik kurbanı olmuş bir hükümlüyü, bir şekilde hayatla yollarını çoktan ayırıp iç dünyasına kapanmış herhangi bir insanı günlük dedikodu malzemesi yapıp mahallenin delisi ilan ederken hakkında hiçbir bilgisi olmadığı kişileri önyargılarına yem edebiliyordu insan.

Yine, Titanik’teki ölümsüz aşk sahnelerine öykünüyor ya da Leyla ile Mecnun’un aşkının büyüklüğünü idrak etmeye çalışıyor ama hemen yanında bulunan ve tüm zor günlerinde ona destek olmuş eşinin, dostunun, sevgilisinin, hayatın bir daha kolaylıkla karşısına çıkartmayacağı kişiler olduklarının farkına varmayıp o an yanında olmayan bilinmez kişileri arıyordu insan.

O hiç dokunamadığı beyaz perdedeki romantik komediler gibi paketlenmiş hayatlar arayarak ömrünü tüketiyordu insan…

***

Oysa filmler, romanlar, hikâyeler tüm hayatımız boyunca tecrübe etmeye imkan bulamayacağımız başka yaşamları bizlere anlatmak üzere varedilmiş değiller midir?

Neden hep uzaklarda yaşanan şeylerin daha değerli olduğunu düşünürüz? Neden gözlerimiz yanımızdakileri görmez de hep ufuktakileri arar?

Neden var olanın değerini bilmez de varlığı bile şüpheli şeyler peşinde kumar oynayarak geçiririz hayatımızı?

Neden bir şeyin gerçeğine değil de fotoğrafına hayran oluruz?

Neden salt gerçekler inandırıcı olmaya yetmezler?

Aslında net bir cevabı yok. Aslında belki hiç cevabı da yok bu soruların. Sanki bilmediğimiz bir gizli depresyonumuz var ve olur da bunu fark ederiz diye korkup hayallerde yaşamayı seçiyoruz. Belki de bu yüzden bir dost toplantısında o ânı yaşamak yerine ellerimize akıllı telefonlarımızı alıyor, ekran arkasındaki sanal hayatlardan bir kurtarıcı arıyoruz. Nerede değilsek orada o mutlu olabileceğimize dair güçlü inancımız var.

Bu yüzden tam ortasında yaşadığımız gerçekleri görmemeyi seçiyoruz, başka hayat varmış gibi…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.