SAHİDEN MACERA MI DOLU AMERİKA?

Brooklyn Köprüsü'nden New York
                                                        Brooklyn Köprüsü’nden New York

– Buraya gelmeden önce New York’taki insanların 24 saat eğlendiklerini, her yerde partiler verdiklerini, sonsuz mutlu bir hayat sürdüklerini düşünüyordum, açıkçası tam bir hayalkırıklığına uğradım. Hep Sex And The City yüzünden. Carrie Bradshaw’ın hikâyelerine inanıp geldim buralara kadar.
– Hahahah sweetheart ne umuyordun ki başka?
– Hayallerimde olan New York’u görmeyi. O kadar şey umarken gerçekte gördüğüm tek şey, durmaksızın çalışıp devlete vergi ödüyor olmanız. Düşünüyorum da İstanbul buradan daha özgürmüş ve birçok seçeneğe sahipmiş be!
– Hahahahahah Oh my God doğru tespit! Çalışıp vergilerimizi ödüyoruz maalesef. Filmlerdeki gibi yaşamıyoruz burada dostum. Belki eğlence konusunda San Francisco senin için daha iyi bir seçim olacak. Sana orayı tavsiye ederim.

***

Newyork’ta bir barda oturduğum sırada tanıştığım bir Newyorklu ile yaptığım eğlenceli bir sohbetten alıntıydı bu. Yabancısı olmanın getirdiği rahatlıkla hakkında çok şey duyduğum bu şehirden fazlaca şey umuyordum. Sabahın 02:00’sinde ıssız sokaklarda eğlenecek bir mekan aradığımda, şehrin aslında düşünüldüğü gibi 24 saat yaşamadığı gerçeğinin de farkına varmıştım. Oysaki o kocaman sessizliğin ardında herkesin toplaşıp eğlendiği o gizli bölmeyi bulacağımı ve nihâyetinde kapısından içeri girdiğimde hep bir ağızdan “Hey Bitch!” nidalarıyla filan karşılanacağımı umuyordum ancak gerçekte hiç de öyle olmadı. Yani aslında dünyanın her yerinde gece olunca insanlar uyuyorlardı. Öyle sanıyorum ki o saatte Yozgat daha çok canlı olurdu (gündüz saatine göre).

Hani hemen hepimizin içinde uzaklara gidince bir mutlu olacağımız inancı vardır. Sadece bizde değil dünyanın her yerindeki hemen herkeste vardır bu. Taşını toprağını ezberlediği şehirlerden, floresan lambaların cilde patladığı kötü ofislerden uzaklara gittiğinde her şeyin değişeceğini ve kendini keşfedeceğini düşünüyor insan. Zaten bu yüzden değil midir ki hiç ummadığın bir Amerikalının farklı bir hayat yaşamak uğruna Anadolu’daki bir kasabaya göçüp kendine mutluluk araması? Ya da Avrupalı bir kadının her şeyi bırakıp Hindistan’da mistik arayışlara girmesi? Birinin bırakıp gittiği şey bir başkasının hayali olabiliyor dünyada.

Hollywood filmleriyle büyüyüp Amerika’yı görmek istemeyen kişi herhalde yoktur diye düşünüyorum. Düne kadar ben de bunlardan birisiydim. Defalarca gezip görmek istedim ama ya param olmadı, ya enerjim ya da uygun bir zamanım. Bir nedenden dolayı hep ertelemek zorunda kaldığım bu maceram bugüne kısmet oldu. Gidene kadar hayallerimde büyüttüğüm ulaşılmaz Amerika’ya nihâyetinde dokunduğumda da artık eskisi gibi olmayacaktı benim için.

Gözümü bir başka “uzaklar”a dikecektim…

Baştan sona bilmediğim ve hele de içinde yaşamadığım bir ülke için ahkâmlar kesecek değilim elbette ama şu kadarcık yaptığım gözlemlerimle ben de bir iki kelâm etmek isterim. Hemen hatırlatayım ki diğer gezi yazılarımda da olduğu gibi bu yazı da “Nerede ne yapılır, ne içilir” gibi bir seyahat yazısı olmayıp gittiğim yerin bende yarattığı algısına dair bir yazı olacak.

NEW YORK

                                                                                     New York

Anlatılanların aksine New York; dahası Amerika denilince aklıma ilk gelen şey şâşâlı hayattan çok alınan vergilerdir benim için artık. Hemen her şeye eklenen ve pek de az yer tutmayan vergiler var burada. Devletlerin varlıklarını sürdürmek için topladığı vergi, sanki burada amacının biraz dışına çıkıp insanları kontrol altına almak için uygulanmış modern prangalar gibi göründü bana. Ya da belki de bu kadar lüks ve güvenlik paranoyalı hayatı yaşamanın bir bedelidir bu, bilmiyorum. İnsanın aklına her ne kadar “Yahu bu ülke zaten dünyayı sömürüyor, buradaki insanların hemen hiç vergi ödememesi gerekmez mi?” düşüncesi gelse de gerçeğinde öyle olmuyor. New York’ta insanlar çok çalışıp ciddi vergiler ödüyorlar. Zaten herkese kapitalist olan bir ülkenin kendi halkına da lololo yapmamasını düşünmek komik olurdu ya, neyse.

Bir şehir düşünün ki yapılan tek eğlenceli aktivite para harcamak. Sürekli bir para dönüşümü var. Aldığınız her ekstra şey para demek. Bizdeki ana yemeklerin yanına gelen ikramlar orada yok orada yani. Beni en çok şaşırtan şeylerden birisi de kredi kartlarından paranın çok ama çok kolay çekilebilmesiydi. Tüketime dayalı ülke, para harcamayı kolaylaştırmak için her yol düşünmüş. Kredi kartınızı girdiğiniz pos makinelerin çoğu şifre bile istemeden ânında geçirip size iade ediyor.

Sokaklarda bir telaş hâkim. İnsanlar  bir yerlere yetişiyor hep. Anlamsız ve ağır bir yağ kokusu var New York sokaklarında. Koku ama öyle böyle bir koku değil bu. Prag ve Paris sokaklarındaki sidik kokusu ne ise, New York’taki o ağır yağ kokusu da o. Bazen burun tıkayarak yürümekten görülecek ilginçlikleri kaçırabiliyorsunuz.

Muazzam büyüklükte ve mimari çeşitlerde binalar var. Milyon tane beyaz yakalının telaşlarla ömrünü tükettiği soğuk ama geceleri bir başka alımlı binalar bunlar. Eski mimari usûllerde imar edilen bir kilisenin arkasında patlayıp ilginç kontraslar oluşturabiliyor bu modern binalar.

Amerika’yı Amerika yapan bilindiği gibi farklı ırklara karşı olan sahipleniciliği. Herkes görüntüde “Başka bir ülke istemediği sürece” özgür ve uyumlu. Bizim ülkemizdeki iki ilçe sonrasındaki kişiye bile ayrımcılık yapılırken Amerika bunu çoktan aşmış. Bir Hintli ile bir siyahinin, Asyalı birinin aynı amaç uğruna çalışmasını kendi gözlerimle görmek globalliğe olan inancımı birazcık olsun artırmış durumda. Hani hep derler ya “Amerika çökecek çökecek” diye. Yok kardeşim Amerika çökmez, sen ben çöker otururuz yerimize.

"Give me liberty or death" Patrick Henry

Güvenlik konusundaki paranoyaları da bilindik bir şey Amerikalıların. Beni en çok şaşırtan şeylerden birisi de hemen her köşede çok rahatlıkla görebileceğiniz durmadan devre atan NYPD (New York Police Department) amblemli polis arabaları. Bir an “Polis devleti mi acaba?” diye düşünmeden edemedim. Bana göre her ne kadar özgür bir ülke olsa da aslında o kadar da özgür olduğunu düşünmüyorum Amerika’nın ben. Toplumun güvenliğini sağlamak üzere bu kadar çok polisin görev yaptığını düşünsek de bu bir nevi diğer insanlara da aba altından sopa göstermek gibi göründü bana bu uygulamalar. Avrupa ülkelerinde bu kadar polis hiç yok mesela.

Bulunduğum süre içinde Amerika’nın kusma derecesine gelen yerel lezzetlerini de tattım tabii. Mesela bir McDonald’s, Starbucks, Burger King, Subway diye burada hiç olmayan (!) markaları var ki bayılıyorsunuz. Çünkü deneyeceğiniz başka seçenekler yok. Elbette var ama farkı ülke damak tadlarına kolay uyum sağlayan birisi değilseniz pek de iç açıcı gelmiyor denemek ve hiç değilse bildiğim bir şey yiyeyim diyebiliyorsunuz. Bir de gerekli gereksiz her şeyde şeker kullanıyorlar asıl itici olan kısım bu. Öyle ki KFC fastfood restoranında yediğim basit bir fasülyede bile alabildiğine şeker vardı. Bu kadar şekerle yatıp kalkan bir toplumda obezite sorununun tavan yapması da tesadüf değil. “Amerikalılar ne bilir zeytinyağını, tencere yemeğini” diyen Canan Karatay’a da selam yolluyorum buradan. Çok andım orada.

Her ne kadar Çin yemekleri bir alternatif olsa da Çin mahallesinin önünde atacağınız bir turla hafızalardan silinmeyecek o kokuyu aldınız mı yemeklerini de düşünemiyorsunuz artık. Farklı tatları denemede iyi değilseniz en güzel kurtarıcılardan birisi de Meksika Mutfağıdır. Bize biraz daha yakın olan bu mutfaktan rahatlıkla yemekler yenilebiliyor.

New York’taki o soğuk binalar arasında yerleştirilmiş çok güzel bir yer var ki o da Central Park. Üç tane ağaç için kendimizi paraladığımız bir yerde bizim için hayal olan bu park New York’un kıskandığım tek yeriydi. Batı toplumlarının park kültürü bizde, Ağustos ortasında mangal partilerine kurban edilen otopark kenarlarındaki çimlere tekabül ediyor maalesef. Batı anlayışında bir park kültürümüzün olmasını çok isterdim. Belki yüz nesil sonrasına kısmet olur artık bu.

Bilmediğim yeri belli noktaları referans alarak  hiç kaybolmadan gezen ben, New York caddelerinde bu özelliğimi kaybettim. Her cadde ama her cadde neredeyse birbirine benziyor. Her blok sonunda yine birbirine benzeyen bir dörtyol çıkıyor ve nerede olduğunu kafada konumlandırmak çok zor oluyor. Referans noktası olarak alabileceğiniz noktalar birbirlerine çok benzediklerinden kafanız karışıyor ve kendinizi beşinci caddede zannederken şehrin  alakasız yerlerde bulabiliyorsunuz.

Ve Broadway… Kaldığım süre içinde yaşadığım en büyük pişmanlık yalnızca tek bir Broadway şovuna gitmek olmuştu. The Phantom of The Opera’yı izledim ve o sahnedeki efektler, geçişler, dekorların mükemmelliği bir bütün olarak harika idi. Öyle ki New York’a yalnızca ve yalnızca Broadway şovlarını izlemek için bile gidilir. The Lion King’de içimde ukde kalan oyunlardan.

 

SAN FRANCİSCO

                                                                 Meşhur San Francisco Tramvay

İşte benim şehrim. Her şeyin aurası olduğu gibi her şehrin de bir aurası olduğuna inanırım ben. Havaalanından inip şehre adım attığınız andan itibaren San Francisco’nun o sakinliği, huzuru, enerjisi hissediliyor. New York’tan altı saat süren yorucu bir uçuştan sonra beklenmeyen bir huzurla içine aldı San Francisco beni.

İstanbul dışında bir yerde yaşamayı düşünmeyen birisi olarak ilk söylediğim cümle hayran hayran etrafa bakıp “İşte ben burada yaşarım” oldu. O derece sevdim San Francisco’yu.

Sokakları, yokuşları, tepeleri, evleri ile ayrı bir güzel bu şehir. Denildiği gibi gerçekten de özgürlükler şehri. Tanınmayan insanlarla çok güzel sohbet edilebiliyor. İlgimi çekenlerden bir tanesi de durmadan ama durmadan konuşan siyahi kadın bir tramway sürücüsü idi. Her durakta nereye geldiğimizi söyleyen, bir sonraki durağı anlatan, herkese “Canım, tatlım” diyen çok sempatik bir makinistten söz ediyorum. Normalde bu anonsları tramway içindeki ses kayıtları yapar ama bizim makinist hanım bunu güleryüzlü bir şekilde kendisine görev edinmiş ve bizzat kendisi söylüyordu. Kendisine görev edinmiş diyorum çünkü ondan sonraki gördüğüm makinistler böyle bir şey yapmıyordu hiç.

 

                                                                             Golden Gate

İnsan gittiği yere, geldiği yerden mutlaka götürüyor. Coğrafi özelliğiyle ve yalıları andıran evleriyle San Francisco’yu İstanbul’a benzettim ben. Belki de orada yaşayabilecek olmam da bu özelliğinden ötürüydü.

İstanbul’a benzetemediğim tek yer ise San Francisco’nun simgesi olan Golden Gate köprüsünün bulunduğu bölge idi. O kadar ki hiçkimse o bölgeyi keşfedememiş ve korkunç binalar dikmeyi düşünememişti. Öyle sanıyorum ki ya laz bir müteahhit yaşamıyordu San Francisco’da ya da hepimizin bildiği gibi Amerikalılar gerçekten de salaktı. O kadar değerli bir arazi nasıl olur da bunca zaman keşfedilmez hiç anlayamamıştım sahiden.

Şehrin en güzel yerlerinden birisi de eşcinsellerin yaşadığı Castro bölgesi idi. Birçok bar kafe restoranın yanısıra gökkuşağının tüm renkleri yolları işyerlerini ve evleri donatmış durumda. Gezmekten çok zevk aldığım yerlerden birisiydi burası. Bir keresinde bir polisle sözlü tartışmaya giren ve polise “You’re an asshole”(Sen bir pisliksin diyelim Atilla Dorsay çevirisiyle) diyen köpek gezdiren bir genci gördükten sonra şehrin özgür olduğuna tam kanaat getirdim.

Yine New York gibi San Francisco’da da caddeler birbirine benzediklerinden dolayı yönünüzü bulmakta zorluk çekebiliyorsunuz. Evler her ne kadar birbirinden farklı olarak imar edilmiş olsalar da bir zaman sonra hepsi aynıymış gibi gelip yolunuzu bulmada kafanızı karıştırabiliyor. O yüzden akıllı telefonlar iyi ki var diyorum.

Çok şey var anlatacak ama aklıma sadece Huzur geliyor burayla ilgili. Bir keşmekeş yok. E konu sadece huzur olunca da anlatacak bir şey kalmıyor pek.

Castro Bölgesi

                                                                             Castro Bölgesi

LOS ANGELES

Normalde gezdiğim bir şehirde en az dört gün bulunmayı prensip edinen biriyken Los Angeles için tur firmaları usulü aşırı hızlandırılmış bir gezi yapalım dedik ve arkadaşımla beraber San Francisco’dan araba kiralayarak günübirlik de olsa bir Los Angeles gezisi yapmak istedik.

Tabii ki Los Angeles denilince ilk akla Hollywood geliyor. Gelir gelmez ilk iş olarak meşhur Hollywood yazısının olduğu tepeye çıkıp bir selam yolladık şehre. Sonrasında içlerinde yaşamaya şu anki hayallerime göre imkan bulunmayan Beverly Hills evlerinin önünden geçerek fotoğraflar aldık. Her ev bir diğerinden daha güzeldi. Kelimelerle anlatılamayacak güzellikteki evlerin önünden geçerken bir başka turistik aktivite olan Hollywood ünlülerinin isimlerinin yazıldığı yıldızlar kaldırımına (Walk of Fame) doğru geçtik.

Los Angeles’la ilgili daha öncesinde duyduklarım ve izlediklerim çok merak uyandırmadığı için bu kadarlık aktiviteyi yeterli buldum açıkçası. Çünkü yürüyerek gezmenin anlamsız ve imkansız olduğu mutlaka ki araç kiralamanız gereken bir şehirde en çok ne yapılabilirdi ki? Elde mağaza poşetleri bir Louis Vuitton, bir Chanel, bir Prada dolaşamayacağıma göre kısa keserek tekrar San Francisco’ya döndük. Evet hızlandırılmış bir tur oldu ama açıkçası içimde merak ettiğim bir şey de pek kalmadı. Her ne kadar Amerika eyaletlerden oluşsa da ülkenin temeli “Tüketim” üzerine dayandığı için Los Angeles’ta görmekten eksik kaldığımız yerlerin pek de önemli olmadığını düşünerek ayrıldık.

Ha gönül isterdi ki Universal film stüdyolarını da bir görelim ama kısmet olmadı. Belki başka bir zamana artık.

Genel olarak Los Angeles hislerim nötr. Ne iyi ne kötü. Bir gün Hollywood starı olursam yeniden gözden geçiririm tabii ama şimdilik pek bir iz bırakmış sayılmaz. Sadece yolda giderken arabanın içinden bize seslenip el sallayan bir grup latin kızın iyi bir etkisi oldu diyebilirim.

                                                               Bewerly Hills evlerinden birisi.

 

Hollywood Bulvarı’ndaki Yıldızlar Yolu

GENEL AMERİKA NOTLARIM

– Amerika’da delirdiğim ilk şeylerden birisi bir mağazaya, restorana vs. girerken kapıların dışarıya doğru çekilerek açılıyor olması. İstanbul’da bir standardı olmamakla birlikte genelde kapılar içeri doğru itmeyle açılırlar ancak Amerika’da kaldığım otelin dışında hiçbir kapıyı içeri iterek açamadım. Tüm gün yürüyüp yorulduğunuz bir anda o kapıları kendine doğru çekerek açmak sinir bozucu. Ha diyeceksiniz ki “E işin bitip çıkınca nasılsa yine kendine çekeceksin” ama iş bitip çıkınca geriye çektiğin fark edilmiyor o zaman. Batmıyor göze yani. (Edit: Yazımın yayımlamasından sonra arkadaşım uyardı, yangında önlem amacıyla yapılıyormuş bu. Panik halinde koşan insanlar kapıyı dışarı doğru iteceklerdir doğal olarak. İçeri doğru açmak tehlikeli olabilir. Oldukça mantıklı buldum ama yine de sevmedim tabii. El alışık değil ne yapayım).

– New York ve San Francisco’da gece hayatı hiç de fimlerdeki gibi değil. Öyle büyük büyük gece kulüpleri, barlar göremedim. En âlâsı saat 2 dedin mi kapanıyor ve herkes dışarı çıkartılıyor. Hani fimlerde hunharca dans edilip içilen büyük mekanlar var ya? Hiçbirine denk gelmedim. New York’ta da ünlü diye gittiğim bir gece kulübünde de 20 kişi ya var ya da yoktu.

– Ne kadar İngilizce bilirseniz bilin siyahların ingilizcesini anlamak ciddi bir uğraş istiyor. Öğrendiğimiz gramer dışındaki kullanımları, sözleri yutmaları bön bön bakmanızı sağlıyor. Bu konuda yakındığım bir başka Amerikalı “Oh canım onları ben bile anlamıyorum ki” dediğinde içim rahat etmişti. New York’ta ciddi anlamda siyahi devlet görevlisi var ve bunlarla konuşmak gerektiğinde zorlanılıyor.

– Hayallerinizdeki Amerika’yı beklemeyin. Hollywood ile Amerika ciddi anlamda iki farklı ülke.

– Bir bahşiş konusu var ki pek seveceğiniz türden değil. Bahşişin bizdeki verilme şekli, bir hizmetten memnun kalma karşılığında ya da karşı tarafın ekstra bir efor sarf ettiğini görüp vicdanınıza dokunmasıyla olur. Amerika’da öyle değil işte. Suratınıza bile bakmayan bir garson ya da somurtuk bir taksi şoförü inişinizde “Sir tip tip please!” diye seslenebiliyor. Ya da garson hanım/bey “En az %15 vermelisiniz” diye alenî istiyor. Buradaki konu bahşişin verilmesi değil karşı tarafın bunu hak edip etmemesi konusunda yaşadığınız içsel savaş oluyor. “Ne yaptı ki istiyor?” diyorsunuz ister istemez. Üstelik yemek biter bitmez pat diye masanıza adisyonu yapıştırıp “Hadi ödeyin de gidin” yapmalarından sonra daha da bir sinir bozucu geliyor bu.

– Amerika’daki yemek porsiyonlarıyla bir öküz rahatlıkla doyar. Tabi McDonald’s gibi porsiyon standartları olan yerlerden değil restoranlardan söz ediyorum. Bir çorba ile rahatça doyarken koskoca bir tabak gelen yemeği yemenize imkan kalmıyor ancak “To go” dedikleri bir şey var ki kalan yemeğinizi paketleyip veriyorlar size ve sonradan yiyebiliyorsunuz ve inanın sonradan yediğinizde bile öğün kalıyor.

– Amerikalılar salak mı? Valla pek emin değildim ama her yere koydukları uyarı levhalarının arasında aşağıdaki levhayı da görünce kafamda bir şeyler oluştu sanki:

                                                                                         Uyarı Tabelası

“Uyarı: Eğer aynalarımı göremiyorsan, seni göremiyorumdur. Lütfen arkada bekle”

– Eskiden hep “Yahu dünyada bu kadar kötü olaylar olurken Avrupa insanları ayaklanıp protesto ederler ama Amerikalılar hiçbir şey yapmıyorlar neden acaba?” derdim ama cevabı öğrendim. Amerikalı için ABD dışında başka dünyalar o kadar yok ki. Orası apayrı bir dünya. Kendi ülkelerinden paçayı sıyırıp Amerika’ya kapağı atmış milletlerin ortak bir bilinçle başka başka ülke insanlarının çıkarlarını düşünmesini beklemek de biraz doğunun salaklığı tabii. Vergisini ödediği sürece huzur içinde olduğunu düşünen bir Çinli, Hintli neden Körfez savaşında yok edilen insanlar için gıkını çıkarsın ki? Bu arada konuyla kıyısından alâkalı Steinbeck’in sözü geldi, der ki:

“Socialism never took root in America because the poor there see themselves not as an exploited proletariat but as temporarily embarrassed millionaires”(Sosyalizm Amerika da kök salamadı çünkü oradaki yoksullar kendilerini sömürülen proletarya olarak değil, geçici olarak sıkıntı yaşayan milyonerler olarak görüyor).

E Haksız mı? Değil.

***

Benim macera dolu Amerika’m böyleydi işte. Bu yazıyı yazmanın ana nedeni de “Reklamlarda, filmlerde, romanlarda anlatılan, gösterilen şeylerin gerçeklerle nasıl da örtüşmediğini” anlatmaktı. Elbette görmediğim, bilmediğim yerler vardır ve yukarıda da dediğim gibi bir yeri anlamak için orada uzun zaman geçirmek gerekir ancak ilk izlenim ne ise genelde de son izlenim o olur ya, buna dayanaraktan düşüncelerimi anlatmak istedim.

Turizm bir illüzyon sanatı benim için. Bir şey yaratıp bunun üzerine hikâyeler yazdığınızda ve marka hâline getirdiğinizde milyonlarca insanı binlerce mil öteden getirtebiliyorsunuz. Örneğin Amsterdam’daki “iamsterdam” yazısının ne özelliği var? Hiçbir özelliği yok ama bunun sunumu öyle bir yapılıyor ki oraya giden o yazı önünde görünmeden dönmek istemiyor. Eyfel Kulesi gerçek Parisliler için anlamsız bir demir yığını ve nefret ediyorlar. Yanından geçerken de “Ee bu muymuş yani?” diyebiliyorsunuz. Gibi.

Bu nedenle naçizane tavsiyem, hayallerinizin üzerine giderken onların hayallerde çok fazla büyüdüğü gerçeğini unutmamanız ve kendinizi her türlü ihtimâle açarak gezmeniz der, noktayı koyarım.

Sevgiler.

“SAHİDEN MACERA MI DOLU AMERİKA?” üzerine 11 yorum

  1. :)) Yazınızı keyifle okudum. Takibe almak istiyorum izi ama nasıl yapacağımı bulamadım. Amerika hayali hep olan bir şey dediğiniz gibi. Beklentileri çok da yüksek tutmamak lazım sanırım onu gayet net olarak anladım 🙂

  2. Merhaba

    ABD seyahatim olacak benim de. Öncesinde bu eğlenceli yazıyı gördüğüm için çok sevindim :)))

  3. Yorumlarınızı beğendim.yazı alanında sıkmadan okunabilir lezzette bir üslubunuz var. Amerikaya ,Avrupaya büyük önemler atfeden buralara tapınan davarlara iyi bir cevap olmuş.Bizim ülkemizin nasıl bir cennet olduğunu da karşılaştırmalı olarak anlatsaydın keşke….

    1. Teşekkür ederim içten yorumunuza.

      Bunu özellikle yapmadım aslında, çünkü gidilen her yer kendine has yerler olduğu için oranın kültürünü,yaşamını kendi içinde değerlendirmek gerektiğini düşündüm. New York İstanbul olmadığı için New York mesela. Oraya gidip İstanbul’u aramak doğru olmazdı.

      Yoksa bizim ülkemiz gerçekten bir cennet sadece pazarlamayı bilmiyoruz. Mutfağımıza hele kimse laf edemez :))

mami için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.