SINGLE FARKI – SINGLE SUPPLEMENT

Görsel Alıntıdır.

Y     -Yalnız mısınız?
X     -Yalnızım.
Y     -Neden?
    -İstediğim için.
Y     -Nasıl yani?
X     -Bilinçli bir tercih.
Y     -Yani seçiminiz.
X     -Evet.
Y     -Hayatınızda birisi yok mu?
X     -Ben varım.
Y     -Yani öyle değil. Paylaştığınız…
X     -Kendimle her şeyi paylaşabiliyorum.
Y     -Öyle de değil. Yani birisine ihtiyaç duymaz mısınız hiç?
    -Hayır.
Y     -Zorlandığınız anlar olmuyor mu? Hastalık gibi.
X     -Oluyor.
Y     -Ne yapıyorsunuz?
X     -Bekliyorum…
Y     -Sonra?
X     -Geçiyor…
Y     -Saçma!
X     -En az mutluluk oyunun kadar.
Y     -Nasıl yani ?
X     -Mutlu değilsin ama öyle davranıyorsun.
Y     -Nereden çıkardın?
X     -Yüzüğün.
Y     -Ne ilgisi var?
X     -İzi silik.
Y     -Yani?
X     -Sadece akşam takıyorsun.
Y     -Böyle mi düşünüyorsun?
    -İkiyüzlü olduğunu da.
Y     -Küstah!
X     -Evliliğin senin sigortan.
Y     – …. !
X     -Ve zamanın mutsuzluğuna ortak insanlar aramakla geçiyor.
Y     -Komiksin!
X     -Yalancısın!
Y     -Kıskanıyorsun!.
X     -Aynan var mı?
Y     -Var.N’olmuş?
X     -Bak!
Y     -Ne var?
X     -Görüyor musun?
Y     -Neyi?
X     -Hiçbir şeyi!?
Y     -… ?
X     -Yanılmadım.
Y     -Ne demek istiyorsun?
X     -Mutsuzluğun “Hiçbir şey” gösteriyor sana…
   -Peki bu kim?
X     -Orada kimse yok.
Y     -Nasıl olur?
X     -Hiçbir şeyin içinde var olunmaz.
Y     -Ne yapayım?
    -Başkaları için yaşamaktan vazgeç!
    -Nasıl?
X     -Sor!
Y     -Ne sorayım?
X     -Kaçtıklarını…
Y     -Peki!..Peki sonra?
X     -Geç kalıyorum. Bir single farkı al şuradan. Gitmeliyim.
Y     -Ama..ama… Dur lütfen…
X     -Asla!

***

Y     – …Are you alone?
X     -Yes. I am.
Y     -Why?
X     -Because of i want so
Y     -How so?
X     -It is just a call.
Y     -So it is your choice.
X     -Yes.
Y     -Is there not anyone in your life?
X     -There i am!
Y     -So I meant a special one for sharing everything.
X     -I can share everything with me.
Y     -Uh neither. Don’t you ever need anyone?
X     -No.
    -Don’t you have any moment that you got difficulties..Like sickness.
X     -I have.
Y     -What do you do?
X     -I wait.
Y     -Then?
X     -It is passing.
Y     -Just bulshit.
X     -At least as much as your happiness game.
Y     -Oh. How so?
X     -You are not happy. But you are just pretending so.
Y     -How dare you so
X     -Your ring.
Y     -What is the relation?
X     -Its trail seems a bit dissappeared.
Y     -So then?
X     -You only wear it evenings.
Y     -Do you think this?
X     -And double faced you have.
Y     -Cheeky!
X     -Your marriage is your insurance.
Y     – …. !
X     -And most of your time is passing by finding a new mutual one for your unhappiness
Y     -You are funny!
X     -You are a lier!
Y     -You are envying!.
    -Do you have a mirror?
Y     -I have. What is happening?
X     -Look at it!
Y     -What ?
X     -Do you see?
Y     -See what?
X     -Nothing!?
Y     -… ?
X     -I did not get wrong.
Y     -What do you want to mean?
X     -Your unhappiness shows you nothing!
Y     -If so who is this?
X     -No one is there!
Y     -How come?
X     -Never be existed inside of nothing!
Y     -What would i do?
X     -Just give up living for others.
Y     -How?
X     -Ask!
Y     -What would i ask?
X     -The things you have run away
Y     -So!..So… Then?
X     -I am getting late..Just take a single supplement. I need to go
Y     -But… But… Stop please…
X     -Never!

ESKİLERİ ATIIIIIIIIIIN!!!…

                                                                             Görsel Alıntıdır.

Arkadaşlarımızın hayatımızdaki konumlarını birer kitap ve kitaplık ilişkisine benzetirim ben.  Her biri, iç dünyamızın alabildiğine uzanan dev duvarlarının raflarında,  ilgi alanlarımız, beğenilerimiz ve önceliklerimize göre sıralanmışlardır adeta.

Bazıları kişisel gelişim kitapları gibidir. Değerlidir, değer katarlar. Bir nevi ücretsiz psikologlar olup danışmanlık ederler. En kolay ulaşılan gözlere yerleştirirz onları. Aydınlık verirler.  “Elimizden tutup yürümeyi” öğretirler. Kötü gün kahramanlarıdırlar…

Bazıları tarih kitapları gibidir. Yaşanmışlıkları, hatıraları ve tecrübeleri çoktur. Kalın ve dayanıklı ciltlere sahiplerdir.  Okumaktan sıkılmaz, öykündüğünüz anılarını, tecrübelerini dinlerken zamanın su gibi geçtiğini farketmezsiniz…Deneyimlerini size aktarıp öngörü ufkunuzu açarken, yapabileceğiniz hataları engellemenize yardımcı olur. Yine bunlar da çok değerlidirler…

Bazıları mizah dergileri gibidir. Neden niçin diye sormadan sadece gülmek ve mutlu olmak üzere hayatımızın birer parçası olmuşlardır. Mutsuz ve depresif anlarınızın ilaçları gibidirler. Sorgulamaktan sıkıldığınız anların kaçış noktalarıdırlar. Gülümseme bırakırlar. Özeldirler…

Ve bazıları da içerisinde çok şey varmış gibi duran o kalın ve bir o kadar da boş magazin dergileri gibidir. Bir merakla çevirdiğiniz reklam zengini o boş sayfaların  hayatınıza kattığı anlamlar kadardırlar. Nitekim bir gün farkında olmadan birikmiş olan bu kuru kalabalıkları kapının önüne koyuverir raflarınızda yer açarsınız…

****

Tam da bunu yapıyorum bugünlerde…

Kitaplığımı yeniden düzenlerken, o boş magazin dergilerini, “yazılmış olmak için yazılan”  gereksiz kitapları teker teke çöpe atıyorum…

Hayatıma yıllar sonrasında tekrar Facebook ile girmiş ama bir merhaba bile dememiş, yazılan mesajlara bir yanıt vermemiş, aradaki ortaklıkların artık bitmiş olması sonucu selamını kesmiş ya da asla ortak bir noktada buluşamayacak duruma gelinmiş, bir fincan kahve hatrı bilmez kişileri ayıklıyorum…

Enerjinizi emen, pozitif enerji akımını kesen, sizi mutsuz eden her türlü eşyayı hiç düşünmeden kapının önüne koymak, tıpkı budanan bir ağacın çok daha gür yeşermesi gibi muhteşem bir güç getiriyor hayatınıza…

***

80’li yıllarda hayal meyal hatırladığım ve tüketim toplumu olmamızın önünü açan bir “eskileri atıııııııın” sözü vardı.

Evet eskileri atıyorum…Rahat ve bir o kadar da mutlu olarak geleceğe bakarak…

Az ve öz…

Sevgiler…

 

 

 

LATİN AMERİKA’NIN KESİK DAMARLARI

 

“….Kölelerin efendilerine boyun eğmemek için bulabildikleri tek yoldu. İntihar ederek, Afrika’ da yeniden dünyaya geleceklerine inanıyorlardı. Efendileri cesetleri kesip biçiyor, dirilenlerin sakat, topal ya da kafasız olacağı inancını yayıyorlardı. Böylece birçok kölenin intihardan vazgeçmesini sağladılar…”

Ve kanım donuyor…

Bir arkadaşımın tavsiyesi ile okumaya başlayıp henüz bitirmeden hakkında çok şey yazmak istediğim Eduardo Galeano’ nun Latin Amerika’ nın Kesik Damarları kitabı,  Coğrafi Keşifler Dönemi’ nden 70′ li yıllara kadar Latin Amerika’ da yaşanmış insanlık dramlarını çok dile getirilmeyen yönleriyle anlatıyor. Daha çok bu coğrafya içerisinde görmeye alıştığımız savaşların, soykırımların, sömürgeciliğin onbinlerce kilometre ötede de çok daha ağır ve daha sistematik şekillerde yapılabildiğini görmek derin bir “Adalet” boşluğu yaratıken kendi acılarınızı bir yana bırakıp bu insanların önünde saygı ile eğilmek  istiyorsunuz.

Acı dolu kitap…15.YY’ da Kristof Kolomb’ un keşfi ile başlayan bu asırlık sürecte, İnkalar ve Maya uygarlıklarının nasıl yok edildiğini, topraklarına el koyulan yerlilere nasıl soykırımlar yapıldığını, Afrika’ dan getirilen siyahların nasıl köleleştirildiğini, zengin Brezilya ormanlarının Kuzey Amerika ve Avrupa’ nın refahı için nasıl talan edildiğini,  altın ve gümüşün nasıl ele geçirildiğini, Avrupa’ ya şeker sağlamak için ekilen şekerkamışları ile nasıl toprakların verimsiz hale getirildiğini,  kakaonun, kahvenin, muzun insanın boğazını düğüm düğüm eden üretim hikayelerini, “İnsan Hakları” kumkuması Avrupa’ nın karanlık geçmişini kısaca  “adaletsizliğin evrenselliğini” çok net görebilirsiniz…

Bugün hala sefalet içerisinde yaşayan Latin Amerika ülkeleri,  nedeni bilinmeyen bu bedelleri nesilden nesile aktararak ödemeye devam etmektedir. Yeni Dünya aktörlerinin kendilerine biçtiği roller eskisi kadar kanlı olmasa da çağımıza uygun olarak “dijital” şekillerde  çözümleniyor işler.. Milyarlarca dolarlar saniye içerisinde biryerlere giderken, birileri şişiyor birileriyse açlıktan ölüyor…

Her devir kendi katili ve kurbanını yaratıyor.

***

“Başkalarının mutsuzluğu” ndan beslenen Emperyalizm’ in başlangıçtan bugüne bir  özeti var karşımızda.  Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Sizi bilemem ama benim için bundan böyle içtiğim hiç bir kahvenin tadı eskisi gibi olmayacak…

 

90′ LARDAN BİR UÇ İSİM – UMAY UMAY

 

Eğer sizler de 90′ larınızı ergenlikte geçirmişseniz, dönemin büyük pop müzik furyasından nasibinizi fazlasıyla almışsınız demektir…Kuşkusuz, Türk Pop Müziği’nin en liberal, en özgür ve en heyecanlı olduğu dönemlerdi 90′ lar… Bir anda dillere pelesenk olan şarkılar hayatımıza girmiş, en yeniyi takip edip hiçbirinden geri kalmamak adeta bir meziyet olarak kabul edilmiştir.

Kimlerin gelip geçtiğinin takibinde sonraları ipin ucu kaçmışken, unutulmaz birçok çalışma da günümüze kadar gelmeyi başarabilmiştir…Hala Demet’ in Arnavut Kaldırımı, Sertap’ ın Rüya’ sı, Sibel Alaş’ ın Adam’ ı, Şebnem Ferah’ ın Vazgeçtim Dünyadan” ı güzellikleri bir yana klipleri ile de göz doldurmaktadırlar…

Bir çok ismin yanısıra, benim için apayrı yeri bulunan ve o dönemde yaptığı marjinal çıkışı ile dikkatleri üzerine çekmiş birisi vardır ki, çıktığım nostalji yolculuklarında ona başka bir hevesle uğrarım…

İlkin “Bir kere yetmez iki kere sev beni…” diyen, mor saçları, ilginç mimikleri ve “cool” hareketleriyle başlarda çok dikkat etmediğim bu küçük kadın, “Giderim bugün ha yarın hareket vakti gelince” dediğinde, kendini yollara vurmak isteyen o asi ergen günlerim aklımdan şöylece bir geçiverir…

Alabildiğine yeşil bir alan üzerinde, tepeden tırnağa karalara bürünmüş, hüzün yorgunu gözlerle”Düşmedim Daha” diyordu objektiflere…Mete Özgencil’ le düet yaptığı bu şarkı oldukça farklı bir çalışmasıydı Umay Umay’ ın.

Ve “Sevemedim onları ben bir türlü,Naylon öfke kuru gürültü, Ört üstümü şimdiden; kirlenmeden” diyerek çıkışını sürdürdü ancak, tarihte “Farklı” olmanın karşılığının “sıradanlığın yargısı” olduğu dünyamızda, hakettiği yerde olamadı ve görünmedi uzun sürelerce…

Şimdi yazıyor Umay Umay…Aynı sert tavrını yazılarından devam ettiriyor ama kimbilir bir gün yine”evet Dünya bıraktığım yerdeymiş” diye mikrofondan başkaldırı yaparken görebiliriz onu…

Geçmişi unutmadan ama çok da takılmadan nice yeni güzelliklere…

AHŞAP TUTKUSU VE AZ BİRAZ İNEBOLU

Yüzyıllardır sayısız insanın gelip geçtiği sonsuz hayaller mezarlığı Dünya’dan çok şey beklemenin ne kadar beyhude bir uğraş olduğunu çoktan idrak etmiş biri olarak, ne çok para, ne şâşâlı bir hayat, ne üstün bir kariyer, ne de buna benzer hırslı ideallerim oldu hayattan; şöyle sıcak, küçük, cumbalı, ama kesinlikle “Ahşap” bir ev sahibi olabilmeyi umut etmekten başka.

İnsanoğlunun doğasına aykırı olarak ürettiği yüzbinlerce yapaylıklar içerisinde, bambaşka bir yeri vardır ahşabın.  Keyif yaptığım bir kafedeki masa ve sandalyeyi, gıcırdayan bir merdiveni, tarih kokan eski bir kitaplığı, bazen de parktaki bir bankı kullanmak adeta onunla bütünleşmektir benim için.

İstanbul’ da yaşıyorsanız, Boğaz kıyılarında yer alan tarihi yalıları elbetteki biliyorsunuzdur. Bir çok Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı ve Servet-i Fünun yazarlarının “alafranga” yaşamlar üzerine kurdukları hikayelerin geçtiği bu konaklar, ahşap tutkusunun bilinçaltıma yerleşmesinin başlangıçları olmuşlardır. Bir Çalıkuşu Feride’ nin, Aşk-ı Memnu Behlül ve Bihter’ in , Eylül’ deki Suat ve Necib’ in hikayeleri hep bu konaklarda kesişmiş ve yine bu konaklarda sonlanmıştır…

Varoluşumuzu yalanlayarak, daha çok “mış gibi” yaşadığımız günümüzde, tam olarak ahşap olmasa da, onu andıran başka alternatiflerle devam ediyor hayatımız. Hasır görünümünde duran ancak oturduğunuzda yavaştan kaydığınız plastik sandalyeler, iştah kaçıran soğuk plastik masalar ve buna benzer sayısız dekorasyon malzemeleri “Modernize Olmak” entegre edilldiler bizlere. Oysa , ne strafor ne plastik ne de beton bir ahşabın aurasına sahip olabilir.

Bir gün, istediğim o ahşap eve sahip olacağıma yürekten inanıyorum…

****

Birbirinden farklı binlerce güzellikleri olan canım ülkem içerisinde, bazen az bilinmişliğine üzülürken, bazen de henüz rant çevrelerince keşfedilememiş olmasına  içten içe sevindiğim, Karadeniz kıyısında naif bir duruşu olan memleketim İnebolu da, yeşilin ve mavinin arasına bir nakış gibi işlenmiş, kendine has mimarisi ile kök boya denilen özel bir boya ile kırmızıya boyanmış özel ahşap evlere sahiptir.

                                               Tipik Bir İnebolu Evi Maketi (Görsel Alıntıdır).

 

                                                           Tipik Bir İnebolu Evi (Görsel Alıntıdır).

ALBÜM DÜZENLEME… AZ / ÇOK

                                                                        Eski foto albümlerimden.

 

Yüzlerce tanımadığım yüz…Belki birçoğu hayatta değil…Her karede kendi içinde bir başka hikaye..Her yaşanmışlık tarihe not düşülmüş…Kimisi sararmış, kimisi yırtık, kimileri istenmeyen kişilerle çekildiklerinden kesilmiş, kiminde zamanının en iyisi sayılan gülünç kıyafetler, kimisinde objektif acemileri, kimisinde sahte bir gülüş, kimisi fazla masum, kimisi olduğu gibi, kimi beyefendi, kimi hanımefendi….

…Fotoğraflar…

***

Ne zaman evde bir düzenleme yapsam, mutlaka biryerlerde önüme çıkarlardı…Uzun uzun incelerken bir süre geçmişe gider, geri döndüğümde de “artık bunlara bir albüm almam lazım” der ve yine bir sonraki karşılaşmaya kadar biyerlere tıklım tıkış yerleştirirdim onları.  Hayatı “cepte bilme” nin dayanılmaz hafifliği ile kendimizi hep başka yerlere, kişilere ve zamana ertelerken, yapamadan “öldüğümüz” diğer küçük isteklerimiz gibi,  onlara gerekli olan basit bir albümü de yıllardır edinememiştim..

Çoktur böyle günlük hayat rutinleri içerisinde anlık algılarımıza hitap eden durumlara yönelip, ekmek arası ediverdiğimiz küçük mutluluklarımız…Yaşadığımız şehirde hemen burnumuzun dibinde bulunan ünü dünya çapını aşmış tarihi bir mekana gitmeyi, hergün önünden geçtiğimiz bir sahilde on dakika keyif etmeyi, diyet ve spor yapmayı, yabancı bir dil öğrenmeyi, yıllardır görülmeyen bir dostu görmeyi  ve hatta çoğu zaman “Seni Seviyorum” demeyi istemek kadar çok…

İstanbul’ da doğup büyümüş birisi olarak, meşhur olmasına rağmen bir Kanlıca Yoğurdu yiyemediğimi, Adalar’ da bisiklete binemediğimi, Kavak’ a gidemediğimi, çocukluğumda yaptığım okul turu dışında 1,5 km. uzaklıktaki Dolma Bahçe Sarayı’ nı yetişkin gözü ile yeniden gezemediğimi ve bu listemin çok uzun olduğunu acı bir şekilde itiraf edebilirim…

Çok uzun zamandır sevdiklerime “seni seviyorum” diyemediğimi de…

Aklıma gelmeyen yüzlerce “yapamamışlıklarımın” içerisinden, en azından birtanesini gerçekleştirmek için bu albümü aldım geçenlerde. Düşünüyorum da, söylenmeye başlamamla, nihayetinde sahip olabilmem arasından ortalama onbeş yıl geçmiş… Yani ortalama bir ömrün 1/5′ i eder bu…Yapmak isteyip de yapamadıklarını gerçekleştirmek için kaç tane 15 yılı vardır ki bir insanın ?

Belki, hertürlü gereksiz şeyi yazdığım not defterimin birkaç sayfasını da, ” yapmak için acele etmem gerekenler” kısmına ayırmalıyım artık..

****

Hem analog makinelerin “azlığına, filmlerin değerliliğine, seçeneksizliğine” hem de dijital makinelerin  “kaliteli çekimine, enerji bolluğuna ve çok seçenekliliğine” yetiştiğim için şanslı bir kuşaktanım ben.. Analog makinelerde sınırlı sayılarda film olup “az ve dikkatli” kullanılırdı… Bu yüzden herkes gelecek yıllarda hep o hali kalacağı için en mükemmel pozunu vermeye çalışırdı…Bazı çok güzel olduğuna inanılan anlarsa  “filmin yanma ihtimaline karşı” iki kere çekilirdi..

Bugün dijital makinelerle istediğimiz kadar birbirinden güzel ve kaliteli çekimler yapıp beğendiklerimizi seçiyor beğenmediklerimizi artık “insanlarda” da kullandığımız o hiç sevmediğim “delete” tuşu ile siliyoruz gidiyor…Filmler yanmıyor artık..Sayısızca kopyalanıp yapıştırılabiliyor istenilen yere..

Dijital Dünya, “gerçeği” günden güne silerken”Albüm” terimini de hayatımızdan çıkartıp harddisklere taşıdı artık…Nadiren de olsa kimse bilgisayarına kaydettiği resimleri bastırıp bir albüm haline dönüştürmüyor bugün…Geçmişe bir bakılmak istendiğinde de şöylece seri bir “tık”lama yapılıp geçiliyor…

Nostaljiyi çok seven ve biraz da o kısıtlı döneme yetişen birisi olarak “az” ın ne demek olduğunu iyi biliyorum…

“Az” değerlidir…

Diğer kanalların olmadığı dönemde TRT ‘ nin, birçok çikolatanın olmadığı dönemde Çokokrem’ in, E-mail olmadığı zamanlarda SMS’ in ;

Aşk yaşamananın zor olduğu zamanlarda da Aşk’ ın değerli olması da hep bundandır işte…

Bugün hala “çok” olan şeyi sevmem..

Memnunum…

ARABESK MÜZİK Mİ IYĞĞĞĞ ?!!

 

Daha düne kadar “hangi tür müzik dinlersin” diye sorulduğunda değişmez  cevabım “Arabesk hariç her türlü müziği dinlerim” olurdu…

Ha ama bunu dedikten sonra da bazı zamanlar, her zaman dinlemiş olduğum MP3’lerimin arasına kazara (!?) girmiş  Kibariye, Güllü, Bülent Ersoy ve hatta ağır arabeskçi Bergen’ in şarkılarını bile “neymiş ya şu eski şarkılar ahh ahh” adı altında gizli gizli bir güzel dinlerdim…

Buradaki “arabesk hariç” açıklamasının aslında ” Yani ben o arabesk dinleyen avamlar gibi değilim karıştırma..Beni yanlış tanıma bir kalitem var ” gibi bir alt metinleri vardı. Çünkü arabesk, daha çok toplumun varoşlarına veya proloteryadan gelen kişilere hitap eden bir müzik olarak görülürdü. Dolayısıyla da  “arabesk hariç” denildiği zaman, otomatikman “varoş olunmadığının” da altı çizilmiş olurdu bir nevi…

Hayatımdaki tezatlarımla artık barışmaya başladığım ve “umursama katsayılarımın iyiden iyiye düştüğü” bu dönemimde, bunun aslında ne kadar komik açıklama olduğunu farkettim bugün..Hem müzik evrenseldir diye geçin ama aynı evren içinde oluşturulan arabeski kenara ayır…

Müzik o kadar ilginç ki, melodilerin, duyguların, anlatılmak istenenin insan ruhunda bir karşılığı varsa zaten sen istesen de istemesen de yerini buluyor… Hal böyleyken “aman kaliteme zeval gelmesin de yanlış tanınmayayım” edasıyla akıntıya kürek çekmek niye ?

Bu itiraftan sonra benim hayatımda tabii ki hiçbirşey değişmeyecek ve ben rutin tarzım olan müzikleri dinlemeye devam edeceğim. Benim sadece vurgulamak istediğim şey  “hayatımıza gereksiz sınırlar çizmekle” kendimize yaptığımız kötülüklerdir… “Asla içki içmem” diyerek net bir sınır koyan ve hayatını bu kurala göre yaşayan birinin, içerisine likör katılmış tiramisuyu ya da şarapla pişirilmiş balığı yemesi gibi birşey yani…

Artık cevabım çok net!.

Dinleyebilirim ???

Neden dinlemeyeyim ?

EYLÜL…

En sevdiğim ay…Doğanın ölmeye yatma hazırlıkları yaparken getirdiği yağmurun, kurşuni bulutların, rüzgarın ve yolların ruhumda bıraktığı o duyguyu hiçbir şeye değişmem..
En yoğun ilhamlar Eylül’ de gelir bana…
En çok Eylül’ de sokaklara vururum kendimi…
En depresif hallerim Eylül’dedir
En acı yalnızlığı Eylül’de hissederim..
En sıradan şarkıların sözleri bile Eylül’ de daha keskin gelir; filmlerin kitapların tadı daha bir başkadır…
Ortaokulda Türkçe dersinde Mehmet Rauf’un Eylül romanından okunan bir pasajın henüz çocuk olduğum o dönemde bile beni ne kadar etkilediğini çok net hatırlıyorum…
Şöyle diyordu;
“ Bu söz üzerine Suat’a, hayatının bu çağı, ömrünün, kadınlığının eylülü gibi geldi, Eylül!.. Öyle bir ay ki, geçen her güzel günü için ona minnettar olmak lazımdır. Eylül esef ve hasret ayıdır, içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp esef eder ve hasret çeker.
O zaman Suat’a da hayatın şu devresi kendi ömrünün, kendi kadınlık hayatının eylülü gibi geldi. Eylül… Birkaç gün hava ne kadar güzel olsa bu kadarcık fani güzelliğe bile minnettar olmak lazım gelen bir ay; içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, devamlı yazın artık nasıl geçmiş, sadece mazi olmuş olduğunu hissettiren bir esef ve hasret ayı… Onun hayatı da öyle değil miydi? Son günlerin letafeti ile beraber, şimdi yine imkansızlığa, yine hüzün ve kasvete düşmemiş miydi? Tıpkı şimdi düştüğü gibi, nasıl yaz elindeki saadetten bihaber geçip ilk kış hücumuyla teessüf ederse, o da demin anlamamış, tahassür etmemiş mi idi ?..”
….yazmak istediğim çok şey var ama dışarıda da kaçırmak istemediğim çok güzel bir Eylül günü var… Bu yüzden yazımı dağınık bırakarak bugünü yerinde yani “sokaklarda” yaşamak üzere evden çıkmam gerekiyor…
Hoşgeldin Eylül…

YARINLARDAN GELEN KIZ – THE GIRL FROM TOMORROW

The Girl From Tomorrow…. “Yarınlardan Gelen Kız” şekinde çevirmişti TRT. 90’lı yıllarda, Cumartesi günleri yayınlanan bu mini çocuk dizisini hatırladınız mı ?

3000’li yıllarda icat edilen bir zaman kapsülünün deneme çalışmaları sırasında, kahramanımız Alana’ nın sürpriz kötü konuk Silverthorn tarafından kapsülle birlikte kaçırılarak  1990’lı yılların Sydney’ ine  gitmeleri ile başlamıştı her şey…

90’lı yılların teknolojisinin kendi döneminden çok geride olmasıyla şaşkınlık yaşayan ve biran önce kendi zamanına dönmek isteyen Alana’ ya, tesadüfen tanıştığı ve çok iyi dost olduğu Jenny Kelly ile kardeşi yaramaz P.D. yardım etmişti..

Alana’ nın kullandığı çağımızın çok üzerinde olan iki tane aygıtı vardı…

Bunlardan birtanesi İletim Aracı’ ydı.. Aygıt taç modelinde birşey olup, alına takılır, beyin aracılığıyla verilen komutlar ortadaki kristali çalıştırır, sonrasında buradan ortaya çıkan ilginç ışık huzmesi, kullanıcı tarafından, cisimlerin hareket ettirilmesi, insanların tedavileri ve hatta silah olarak kullanılabilirdi…

Diğeri ise şık bir bileklik şeklinde tasarlanmış, her türlü dijital sorunu rahatlıkla çözebilen akıllı bilgisayar P.J (Pi-cey)’ di .. Üstelik bir insan gibi konuşur ve her komutu anlar ve yerine getirirdi…

Çocuk olmanın sağladığı müthiş hayalgücü ve büyük bir özenti ile kaç kez annemin taçlarını yürütüp iletim aracı denemeleri yapmıştım hatırlamıyorum (Gerçi beyin gücüne eskiden beri hep inanmışımdır ama bu o taçlarla olacak şeyler değildi tabii ki) ..Yine aynı şekilde bütün bozuk kol saatlerimi bir araya getirerek P.J. ayarında bir cihaz yapma çalışmalarım da sonuçsuz kalmıştı pek tabii…

Hayatımda hastalık derecesinde tutkuyla bağlandığım ilk dizidir bu ( Bir diğeri tabi ki LOST ) Cumartesi günlerini iple çekerdim ve o an her şey benim için biterdi… Sadece Alana, Zaman kapsülü, İletim Aracı, P.J. Jenny Kelly, P.D vardı…

Geçenlerde nette bulup izledim…Dizi aynı ama tabii ki ben değişmişim..Hayatta her şey yerinde ve zamanında güzeldir derler ya bu böyle bir şey olsa gerek…Her şey değişmiş ve hiçbirşey umduğumuz yerde değil…

Tıpkı “Eski Bayramlar” gibi…

Dipnot :
Ama söylemeliyim ki aradan geçen bunca zamanda bazı sahneleri amatörce kalsa da bana göre hâlâ çağın ilerisinde bir yapımdır..

AŞK MÜMKÜN MÜDÜR HALA ?

Bu gün radyoda dinledim ilk kez bu şarkıyı ve şu ana kadar da sanıyorum ki ellinci dinleyişim olmalı.. Nasıl bir etkilenmekse artık fena sarmış durumdayım.. Her boş kaldığım an elim “play” okunda..

En sevdiğim yazarlardan birisi olan Murathan Mungan’ ın harika kaleminden çıkmış sözlerin, Levent Yüksel’ in güçlü yorumundan geçmesi ile öyle güzel birşey çıkmış ki ortaya, henüz gündüz vakti bir Nevizade yapasım geldi desem yalan olmaz..

Aşk başlıbaşına derin bir mesele…Üzerine sayısız şiirler, şarkılar, romanlar yazıldı bugüne kadar… Herkesin bildiği ama kimsenin anlamadığı bu paradoks için vaaz verme niyetinde değilim…

Ben başka bir yerindeyim bu meselenin.. Az ve öz biryerinde…

Onun hala gelip gelmeyeceği konusundan söz ediyorum… Ya da nasıl, ne zaman ve ne şekilde geleceğinden…

Günümüzde aşkların ishal şeklinde yaşandığı, sevgililerin “enter” ile girip “delete” ile çıktığı bir dünyada yaşarken, o filmlerde görüp öykündüğümüz gerçek aşklara özenmeyenimiz var mı ?

Bazen yolda el ele yürüyen 70 yaşında çiftler görüyorum..Sanki birisi olmasa diğeri düşecek gibi birbirlerini destekliyorlar…

Ve kendimde arıyorum böyle bir aşkın kopyasını…

Aşk mümkün olacak mı herşeye rağmen hım ?

Buyurun sözler;

Kim bilir hangi kalpte yanar?

Sırça köşkün lambasıdır bu
Işığını gören gözlere
Kaderin hediyesidir bu

Akşam kavuşmadan,
Dükkan kapanmadan,
Aşk mümkün müdür hala ?

Hayat savurmadan,
Yıllar sararmadan,
Aşk mümkün müdür hala?

Gülünü soldurmadan,
Gümüşün kararmadan,
Aşk mümkün müdür hala ?
Zamana aldırmadan,
Korkmadan, utanmadan,

Aşk mümkün müdür hala ?

Buyurun dinleyin…