BİR BEYRUT VAR BENDE BENDEN İÇERÛ…

 

                                                               Downtown’da çektiğim fotoğraf

Geç kalıyoruz her şeye; insana, hayata, konuşmaya, yazmaya ve aşka… Ömür denilen şey, avuç içinde tutulan bir su gibi damla damla süzülürken toprağa, fark etmiyoruz ne kadar çabuk bittiğini…

Ne çok yazılacak şey var aslında. İnsan ki; bilinmek ister. Başkalarının hiç bilmediği kıyı köşe notlarının, hiç tanımadığı kişilerce okunmasını, keşfedilmesini, anlaşılmasını bekler. Bu yüzden bir çoğumuz, tuttuğumuz günlüklerin içten içe birilerince elimizden çekilip ilgiyle okunmasını bekleriz aslında. Başkaları için belki de hiçbir anlam ifade etmeyecek ama kendimizce çok kayda değer bulduğumuz anlar, başkalarınca da o derece önemsensin; değer verilsin isteriz.

Bu kadar bilinmek istenmesine rağmen çok azı yazar insanların. Birçoğu ya ifade yorgunudur ya da hayatının hep o büyük final yazısını bekleyerek geçirir zamanı.

Yazmayı çok istediğim ama her aklıma gelişte nedense ertelediğim Beyrut yazım da böyle… Üç yıldır, o kadar yazmak istememe rağmen ilk görüşte aşık olduğum bu şehri anlatmaya bir türlü hazır hissedemedim kendimi. Hoş, hâlâ da hazır hissetmiyorum. Bir türlü demlenmedi istediğim yazılar. Ne anlatsam bir yeri hep eksik kalacak Beyrut’un. Yine de düşündüm ki, daha fazla bekletmektense bari olan taslağın üzerine birkaç ekleme yaparak bitireyim.

Hem; “zamanın” neresinden dönülürse kârdır; değil mi ya?

***

Her insan biraz Beyrut’tur aslında. Bir yanında yaşamı boyunca bitmez savaşlarda mücadele verirken diğer yanında, dik durmak ve devam etmek zorundadır hayatına.

Öyle bir zaman olur ki, bazen hiç tanımadığınız ve bir şekilde yollarınızın kesiştiği birisiyle ortak bir nokta yakalar ve sanki kırk yıllık dostmuşçasına bir anda tuhaf bir samimiyet içinde bulursunuz kendinizi. Yıllanmış dostlarınızla dahi paylaşamadığınız konuları hiç tereddüt etmeden anlatırsınız. İşte tam da böyle bir şey Beyrut’ta olmak. Şehir kendine has aurasıyla sizi içine çekerken ilginç bir aidiyet duygusu hissettiriyor insana. Hiçbir şey yabancı değil, sanki hep buradaymışsınız gibi. Ortadoğu coğrafyasının yıkılıp yıkılıp yeniden yapılagelen o döngüsünden nasibini fazlasıyla almış bir şehir. Kaybolduğunuz sokaklarında başıboş ilerlerken gözlemlediğiniz eski binalardaki kurşun izlerinde, sevinci kadar acısını da paylaşıyorsunuz şehrin.

Bir şehir düşünün ki, bir yeri boylu boyunca modern ve şık bir görünümdeyken hemen arka tarafında konumlanmış metruk binaları, izbe sokaklarıyla sizi hayrete düşürsün. İstanbul için yabancı olmadığımız bu kentsel yapı İstanbul’da kontraslı bir görünümdeyken Beyrut için böyle olmuyor. Geçtiğiniz kötü bir sokaktan bir anda güzel bir caddeye çıkabiliyorsunuz. İç savaşın kurşun izleriyle dolu binaları, geçmişteki acıların tekrar yaşanmaması için bir hatırlatıcı göreviyle özellikle tutuluyorlar ayakta. Farklı inanç ve etnik kökenlerle bir arada yaşayabilmeyi, yıllar süren iç savaşlar gibi çok acı bir dersle öğrenmiş Beyrut. Öyle ya, insan medeniyete kolay ermiyor…

Bir boşvermişlik var Beyrut’ta. İnsanlarında, her an her şey olabileceğinin ve nasılsa önüne geçilemeyeceğinin genlerine işlenmiş peşin düşüncesi var. Eğleniyorlar yarını düşünmeden. Ani bir savaş çıkmış olsa, eğlencesinden, zevkinden son ana kadar vazgeçeceklerini hiç düşünmüyorum…

***

Refik Hariri Camii

İzlemiş olduğum Karamel filmiyle Beyrut’a olan ilgim ikiye katlanmıştı. Beyrut’un kendisiyle tanışmak umduğumdan fazlasını, “aşık olmayı” getirdi bana. Kendimi her türlü hayalkırıklığına hazırlayarak sırt çantamla yola çıktığım bu şehrin sokaklarını arşınlarken, uzun zaman önce kaybettiğim şaşırma duygumu da yeniden kazandımÖnyargılarımı yıktı Beyrut. İtiraf ediyorum ki, kendi ülkemde olan özgürlüklerin hiçbir ortadoğu ülkesinde; üstelik de bu kadar fazlasıyla olabileceğini hayal etmezdim. Örneğin, İstanbul’da mini etek giyen kadına bakış açısıyla Beyrut’ta mini etek giyen kadına bakış açısı arasında kocaman bir medeniyet farkı var. Bu örneği veriyorum çünkü kabul edelim ki hepimizin kafasındaki o “arap” kodundaki kişilerden beklentimiz, bunun bizlerden de beter olması yönünde.

Bir zamanlar ortadoğunun Paris’i deniliyor olsa da Hâlâ daha bunun böyle olduğunu söylüyor bazı insanlar. Ki Paris’i henüz görmediğim halde ben de böyle olduğunu peşinen düşünüyorum.

Bir seyahat blogundan şehrin bende uyandırdığı izlenimleri paylaşmak istediğim bir yazı olduğu için nerede ne yenir, ne yapılır gibi bilgiler paylaşmayacağım. Ancak bir kaç şey söylemem gerekirse;

Anlatılmaz, yaşanır derecede müthiş bir mutfağı var Beyrut’un.
Çok sıcak insanları, bizim kafamızdaki o “arap” tanımından farklı çok bir halkı var.
Evlerinde bir gece misafir olduğum arkadaşım ve beni Lübnan’ın en bilinmeyen bölgelerine gezmeye götüren dünya tatlısı ailesi var.
Sedir ağaçları var,
Çok güzel kadınları, erkekleri; insanları var.
Ve tabii ki “Lübnan’ın dağı” dedikleri her yerde şarkıları dinlenilen Fayruz’u var.

Bir daha Beyrut’a gitmek kısmet olur mu bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki içimde bir yer hep Beyrut olarak kalacak…

***

Küçük bir anı:

Beyrut’ta bir caddede gezerken bir çocuk yanıma yaklaşıp “Abi sen Türk müsün?” diye sordu. Ben de “Nereden anladın?” diye sorduğumda “Ben anlıyorum abi” dedi. Çocukla yürürken ayaküstü sohbet ettik. Çok küçükken ailesiyle Urfa’dan göçmüşler. Bir şey satıyordu ve almam konusunda teklif dahi yapmadı. Bizzat ben ona sordum ne sattığını. Tam hatırlamıyorum ama mendil sakız gibi bir şeydi sanırım ve almak istedim.  Parayı uzatırken “Abi bana Türk parası verir misin? Hiç görmedim ben” dedi. Bunu söylerkenki ifadesinden o kadar etkilendim ki… Gurbetin küçüğü büyüğü olmuyordu; gurbet her zaman gurbetti. Nerede olursan ol anavatan bağı başka bir şey sanırım.

Refik Halit Karay’ın “Eskici” hikayesini hatırladım o an. O da belki tıpkı Eskici’deki Hasan gibi bir Arap ülkesine götürülmüş ve hiç bilmediği bir dilin içinde yetişmeye zorlanmıştı ve belki ben de onun orada ara sıra gördüğü eskicilerden biriydim kim bilir?

Üzerimde Türk parası olarak tüm bir para olduğu için veremedim ve çok üzüldüm. Keşke ve keşke bozuk param olsaydı yanımda. Sonra bir kaç güzel sözle veda edip yollarımıza devam ettik.

Yola devam edilmeliydi çünkü…

                                                                         Güvercin Kayalığı
                                                     Harissa Heykeli (Üç büyük dini temsilen yapılmış)
                                                                        Beyrut Genel Görünüm

 

                                                                                     Saat Kulesi