MODERN HAYAT VE İNORGANİK SORUNLAR

Görsel Alıntıdır. Salon.com

Modern insan tıkandı artık, gidemiyor…

Çok uzun zaman sonra ilk kez, tüm gün otelden çıkılmayan, açık büfelerdeki içerikleri hep şüpheli bulunan ama alınmasa da olmayacak yemeklerin peşlerine düşülen, kâh yatıp kâh yüzülen, şu hiç sevemediğim her şey dahil konseptli otellerde bir tatil geçirmek istedim bu yıl. Aradığım tek ama tek şey sessizlik, hiçbir şey yapmıyor oluşluk ve kendimi dinlemekti. Tatil seçmenin bile insanı yorduğu yüzlerce seçeneği inceleme sonrası, yalnız insanların kaderi olan single farkı kazığı nedeniyle bu fikrimden vazgeçerek daha ucuz ve daha içten bir tatil seçeneğine yöneldim; Karadeniz’de bulunan mütevazı bir ilçede, denize sıfır bir evde yaşayan ailemin yanında geçirmeye.

Birçokları için ailenin yanında tatili geçirmek sıradan bir şey olsa da benim için, tatillerini mümkün olduğunca yeni yerler görmeye ayıran, ailesineyse kısa ve sık ziyaretlerde bulunan, bu ziyaretlerde de gidilen yeri fazla huzurlu bulup ilk otobüsle kaçıp dönen ben için bu seçeneği uygulamak devrim niteliğinde bir karardı.

İnsanların henüz akın edecek kadar keşfetmediği, hayatın çok ama çok sakin geçtiği, kaldırımlardaki insanların sıklığının bir km olduğu, Karadeniz’in en güzel görünen yerlerinden biri olan İnebolu’da geçirdim tatilimi. Hayatımda ilk kez, kendi rızamla sekiz koca gün geçirdim burada. Her şey aklıma gelirdi de bir gün böyle bir sessizlik isteyeceğim ve burada sekiz gün geçirebileceğim hiç aklıma gelmezdi ama hayretle söylemeliyim ki geçirdim.

Bulunduğum sürede yine boş durmayıp bayram ziyaretlerine gelen geçici kalabalığı gözlemledim. Hepsinin büyük şehirlerde işleri güçleri vardı. Kimisi bir yerlerde çalışan beyaz yakalı, kimisi kendi işinin patronu, kimisi de öyle ya da böyle bir şekilde hayatını büyük şehirlerde kurmuş; topraklarını çoktan terk edip “Belki bir gün döneriz” düşüncesiyle şöyle bir görünmek üzere gelen insanlardan oluşuyordu. Modern hayatın zehrini çoktan içlerine çekmiş, isteseler de geriye dönüşlerinin neredeyse imkansız olduğu insanlardı bunlar.

Çocukluğumda hatırlarım ki köylüler bahçelerine, tarlalarına bir şeyler ekip biçerlerdi. Öğünlerini kendileri üretirler, fazlasını satarak hem ceplerine hem ülke ekonomisine değer katarlardı. Daha dün bunları yapan o insanlar büyükşehirlerdeki hızlı paranın kucağına oturmuşlarken yerinde kalanları da yıllar önce kendisi imâl ettiği tereyağını, peyniri almak için BİM ya da A101’e gidiyordu. Toprakla hemen hiç ilişkileri kalmamıştı.

Oysa toprak insanın anavatanıdır, geldiği yerdir, bir verip bin aldığı, üzerinde çıplak ayakla basıp elektriğini verdiği yerdir. Eşsizdir toprak. Verdiğin şekli alır, seni korur, bağrına basar. Sen onu unutsan da o seni unutmaz, bekler. Önünde sonunda da içine alır zaten.

Ne zaman ki insan toprağı unutup endüstri bacalarının tüttürülmesine yakıt oldu, işte o zaman “Mış gibi” leriyle yaşamaya başladı. Ne yediği domates bir domatesti artık, ne içtiği süt bir süttü. 21 günlük kuluçka döneminden sonra aylar süren büyümeyle ancak bir yetişkin hâlini alan tavuk da 45 günde geliveriyordu tabağına. Market tanrıları yarattı kendine. Toprağı unutmaktan biraz pişman olunca da şehrin ortasında yoğurdun, yumurtanın organiğini aradı, bulduğunda da inandı.

Topraktan uzaklaşan insanın modern tıptaki birbirinden fantastik kelimelerle tanımlanan depresif sürecine, eldeki Iphone da çözüm olamadı maalesef. Bozulan bir şeyi tamir ettirmektense yenisini almayı tercih etti. Güvenlikli sitelerde geçirdiği prefabrik hayatı koruyamadı onu. Spiritüel açlığını bastırmak için uydurulan metodlar işe yaramadı. Psikiyatristten yaşam koçuna dokuduğu mekikler bir çare olmadı. Birilerinin “Bu yıl onu değil bunu giy” diyerek salık verdiği öneriler ruhunu güzelleştiremedi.

Bir şey hep eksikti. Yaşadığı illüzyon hayatlar kendi içine kilitledi onu. Neyi istese mutluluk o değildi…

***

Bir Hintli ile bir Amerikalının zaman algısı eşit değil.

Bir Hintli için sabah ve gece arasında koskoca bir zaman dilimi varken bir Amerikalı için asla yetmeyip muhtemelen normal yaşam süresinde de tamamlayamayacağı işler vardır. 70 yıllık yaşam süresi birisi için çok fazlasıyla uzunken diğeri için çok kısa bir ömür olabiliyor. Yani aslında zaman, kendi kendimize yarattığımız izâfi bir illüzyon.

Erken kalkıyor, çalışıyor çabalıyor akşam vakitlerinde birer robotlar gibi evlerimize dönüp yatıyoruz. Ortalama bir insan ömründe 25 yıl sürüyor bu süreç, Neden? Ne için? Kim için? Belirsiz geleceklerimizi ironik şekilde garanti altına almak, gelecekte de şu anki halihazırda şikâyet ettiğimiz konforlarımızı korumak için.

***

İstanbul’da yaşadığım ev cadde kenarına bakıyor ve tüm o arabaların, patlak egzozlu motorların sesleri an itibariyle beynimi oymakta. Birkaç günlük tatilimde şişelediğim huzur, birkaç saatte tükeniverdi. Yarın Pazartesi ve işe başlayacağım. Hiçbir şey olmamış gibi, sanki huzuru sadece rüyamda görmüşüm gibi yollara düşüp, plaza turnikelerinden geçerek güneş ışınlarını bile almayan izole pencerelerin ardında, bir sonraki yıl geçireceğim onbeş günlük huzur için çalışmaya devam edeceğim. Oysa huzur, insanın zaten ayrılmaz bir parçasıydı ve onunla olmalıydı, yalnızca onbeş gün değil.

İşte size modern hayat. Bunca sahteliğin arasında elimde organik olan tek şey, memleketimden getirdiğim kestane balı.

***

Toprağa dönmeliyiz, en azından buna çaba harcamalıyız. Modern hayatın daha kaç level’ı olur bilmiyorum ama eninde sonunda “Topraaak” diye bağıracağız.

Hepinizin düşündüğü o sahil kasabasındaki evin mutlaka bir toprağı da olsun, ekin biçin huzur bulun…

AHŞAP TUTKUSU VE AZ BİRAZ İNEBOLU

Yüzyıllardır sayısız insanın gelip geçtiği sonsuz hayaller mezarlığı Dünya’dan çok şey beklemenin ne kadar beyhude bir uğraş olduğunu çoktan idrak etmiş biri olarak, ne çok para, ne şâşâlı bir hayat, ne üstün bir kariyer, ne de buna benzer hırslı ideallerim oldu hayattan; şöyle sıcak, küçük, cumbalı, ama kesinlikle “Ahşap” bir ev sahibi olabilmeyi umut etmekten başka.

İnsanoğlunun doğasına aykırı olarak ürettiği yüzbinlerce yapaylıklar içerisinde, bambaşka bir yeri vardır ahşabın.  Keyif yaptığım bir kafedeki masa ve sandalyeyi, gıcırdayan bir merdiveni, tarih kokan eski bir kitaplığı, bazen de parktaki bir bankı kullanmak adeta onunla bütünleşmektir benim için.

İstanbul’ da yaşıyorsanız, Boğaz kıyılarında yer alan tarihi yalıları elbetteki biliyorsunuzdur. Bir çok Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı ve Servet-i Fünun yazarlarının “alafranga” yaşamlar üzerine kurdukları hikayelerin geçtiği bu konaklar, ahşap tutkusunun bilinçaltıma yerleşmesinin başlangıçları olmuşlardır. Bir Çalıkuşu Feride’ nin, Aşk-ı Memnu Behlül ve Bihter’ in , Eylül’ deki Suat ve Necib’ in hikayeleri hep bu konaklarda kesişmiş ve yine bu konaklarda sonlanmıştır…

Varoluşumuzu yalanlayarak, daha çok “mış gibi” yaşadığımız günümüzde, tam olarak ahşap olmasa da, onu andıran başka alternatiflerle devam ediyor hayatımız. Hasır görünümünde duran ancak oturduğunuzda yavaştan kaydığınız plastik sandalyeler, iştah kaçıran soğuk plastik masalar ve buna benzer sayısız dekorasyon malzemeleri “Modernize Olmak” entegre edilldiler bizlere. Oysa , ne strafor ne plastik ne de beton bir ahşabın aurasına sahip olabilir.

Bir gün, istediğim o ahşap eve sahip olacağıma yürekten inanıyorum…

****

Birbirinden farklı binlerce güzellikleri olan canım ülkem içerisinde, bazen az bilinmişliğine üzülürken, bazen de henüz rant çevrelerince keşfedilememiş olmasına  içten içe sevindiğim, Karadeniz kıyısında naif bir duruşu olan memleketim İnebolu da, yeşilin ve mavinin arasına bir nakış gibi işlenmiş, kendine has mimarisi ile kök boya denilen özel bir boya ile kırmızıya boyanmış özel ahşap evlere sahiptir.

                                               Tipik Bir İnebolu Evi Maketi (Görsel Alıntıdır).

 

                                                           Tipik Bir İnebolu Evi (Görsel Alıntıdır).