ÖZLÜ SÖZLERDEN ÖZÜR DİLEMEK

                                                                 Görsel Alıntıdır.

Çocukluğumda kalan güzelliklerden başka bir tanesiydi saatli maarif takvimleri…

Arkalarında yemek tarifleri, fıkralar, püf noktaları, genel kültür gibi seçilerek hazırlanmış bilgilerin bulunduğu bu mini ansiklopedinin yapraklarını biten günle birlikte kopartıp zevkle okur, bilgi dağarcığımıza az ama öz yeni şeyler katardık. Yaklaşan yılbaşıyla birlikte yenisini edinme telaşına girer, bir yerlerden denk düşürünce de yeni bir eşya almış kadar sevinirdik. Bilginin bir tuşu olmadığı o dönemlerde bir hazine değeri taşıyan bu yaprakları atmaya kıyamaz arada çıkartır tekrar tekrar okurdum.

Yaprağın en altında “günün menüsü” ile birlikte mutlaka bir hadis, bazen iz bırakmış kişilerin özdeyişleri, bazen de atasözlerinden oluşan, kişisel gelişime faydalı “günün sözü” bölümü bulunurdu. Her yerde kolay kolay karşılaşmadığım için bende ayrı bir önemi olan bu sözler. “Önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkalarına batır” gibi büyük bir sözü ilk bunlardan öğrendim mesela…

Sonra bitti maarif takvimleri…

 *** 

Bilgi çağı ile birlikte bugün sosyalleşen bilgi gücü, tarihe iz bırakmış hiç tanımadığımız kişiler ve söylemleriyle tanıştırıyor bizleri. Yeni yeni gün ışığına çıkan birbirinden değerli yüzbinlerce özlü sözlerimiz var artık…Tabii ki ömrümüz,  hayata dair her şeyi yeniden ve yeniden yaşayarak bizzat deneyimlemek için uzun değil. Bu yüzden, başkalarının deneyimlerinden de dersler almamız gerekiyor ancak ;

Tecrübe edilerek bir yargıya bağlanmaları hiç de kolay olmamış bu sözlerin, kendinin ne olduğunu bilmeyen/bilmek kaygısı olmayan kişilerce, kendi mükemmelliyetlerinin altını çizmek, kolay insana kıymak gibi nedenlerle yeniden ve yeniden paylaşılarak içlerinin boşaltılması derin bir samimiyetsizlik hissi uyandırıyor bende. Mevlana’nın söylemek için ömrünü verdiği “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” özdeyişini, oldukları ya da göründükleri ile ilgisi olmayan kişilerin yeniden ve yeniden paylaşması sanal orgazmdan başka bir şey değildir benim için.

Birbirlerine en acıtıcı sözleri söyleyip kalp kıran fakat ikisi de ayrı ayrı “Bir söyleyene bakarım bir de lafa laf mı diye” diyebilen kişilerin olduğu yerde, Mevlana’ nın yapabileceği hiçbir şey yoktur.  Herkes “mükemmel” olduğu halde haksızlığa uğruyor, acı çekiyor, aldatılıyor, kandırılıyorsa bütün bu kötülükleri yapan ama ortada görünmeyen doğaüstü bir gücün varlığından söz etmek gerekiyor, yanlış mıyım ? Öyle ya, bu kadar insanın “zerre kadar hatalı olmadığı” bir zamanda tüm bunların “görünmeyen” bir müsebbibi olmalı mutlaka

Çocukluğumuzu hatırlayalım… Hani bir kavgaya tutuşup dayak attığımız ya da dayak yediğimiz günleri. Hani dövünce “ama o başlattı” diyerek savunduğumuz, dövülünce de “durduk yere geldi vurdu” dediğimiz anları. O, kendi hakkımızın yenildiğini düşünüp köpürte köpürte anlatırken, bizim yaptıklarımızı üstünkörü geçiştirdiğimiz günleri…

Hiç kendimizi kandırmayalım. İyi ve kötü, menfaatin ne tarafta olduğuna göre değişmektedir.

Eleştirdiğimiz kişiye;

“Olduğun gibi görün” derken kendimiz ne kadar olduğumuz gibiyiz?
“Bir lafa bakarım bir de söyleyene” derken biz ne kadar neyiz?
“Kadınlar şöyledir, erkekler böyledir” derken kadın ne kadar kadın? Erkek ne
kadar erkek?
Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi ne kadar başkalarına yapmıyoruz?
Özür diliyor muyuz ?

Dilemiyoruz…

Bitti!