AMSTERDAM’IN UFAK TEFEK TAŞLARI

 

Amsterdam’dan bir köşe

Ne zaman Amsterdam üzerine bir söz açılsa, anlatılan onlarca rivâyetten sonra hep Sodom ve Gomore formatında bir şehir canlanırdı gözümde. Bizzat görünceye değin hakkında en az eski Roma kadar uç tasvirler dinlediğim Amsterdam için böylesi sürrealist beklentilere düşmem çok da garip sayılmamalı aslında.

“Başka özgürlüklere saygı şartıyla” istediğiniz kadar özgür ve kendiniz olabildiğiniz bir şehir hayal edin. İnancınızın, yaşamınızın, hayat görüşünüzün, değer yargılarınızın, tercihlerinizin sorgulanmadığı bir dünya.

Evet, Amsterdam’a hoşgeldiniz.

***

Foto çekerken el sallayan Amsterdamlılar ya da belki turistlerdir 🙂

Bir hayattan kaçış şehri Amsterdam…

Tren garı çıkışında yüze çarpan keskin bir esrar dumanı ve soğuk duruşuyla sizi çeken, matruşka bebekleri gibi iç içe yerleşik kanal daireleriyle sarılmış ve yine bu kanallar üzerindeki küçücük köprülerinde hayatın aktığı, bisikletlerin adeta bir mâbet olduğu, mimarisinden ödün vermeyen binalarının seyrine doyulmadığı bir kent.

Şehrin hayatına karışıp her şeyin çok normal ve saygı çerçevesinde olduğunu gözlemlediğim o an sürrealist beklentilerimi yıkadursun; bulduğu her yerde seks yapan çiftlere, el ele gezip öpüşen eşcinsellere, kendini yollara vurmuş uyuşturucu bağımlısı insanlara hiç rastlamadığımı belirtirken Red Light District’ te muhteşem porno ingilizceleriyle ateşli pazarlığa dalmış Türk erkeklerini sıkça gördüğümü rahatlıkla söyleyebilirim.

İki sıra cadde boyunca uzanmış kırmızı spotların aydınlattığı mağaza vitrinlerinden hallice duran camekânlı odalarda, para karşılığı seks için kendini sergileyen kadınlar ve onları ciğerci kedileri gibi izleyen kuru kalabalığın volta attığı bir yerden ibaret Red Light District. Dedikodunun dayanılmaz hafifliğiyle abartılan her şey gibi buranın da fazlaca abartılmış olduğunu anlamanız çok sürmezken şahit olduğunuz dramatik pazarlık sahnelerini de başka şehirlerin yabancısı olma umursamazlığıyla geçip gidiyorsunuz.

Hollanda’nın Red Light District’inden, spacecake’lerinden, özgürlüğünden çok beni etkileyen farklı yönleri oldu. Örneğin Hollanda’nın deniz seviyesinin altında bir ülke olduğunu, ülke topraklarının denizin belli kesimlerinin kurutularak elde edildiğini, tekrar su altında kalmaması için kanallar açılarak mühendislik dehası bir dolaşım sistemiyle korunduğunu öğrenerek şaşkınlık ve takdir arası bir duygu yaşamıştım. Denizden en yüksek seviyenin 300 metre olduğu bu ülke için söylenen, “Tanrı dünyayı yarattı, Hollandalılar da Hollanda’yı” sözü boşuna edilmemiş olsa gerek.

Volendam

Mesela çok güzel peynirleri var Hollanda’nın. Öyle ki, tattığınız her farklı peynir dilimi bir öncekinin tadını unutturuyor. Yine çok güzel bir doğası var. Yemyeşil.  Hani hasret kaldığımız ve uğruna sokaklara döküldüğümüz şu yeşil.

Ve en önemlisi düzen var Holanda’da. Sizde de olmasını hasretle beklediğiniz bir düzen. Düzenden önce bunu sağlayan, rüşvetlerin ve yakınlıkların işlemeyip herkesin  uymak zorunda olduğu kurallar var. Ne kadar beklenilirse beklenilsin çatlak seslerin çıkmayacağı bir sıra bekleme âdâbı var. Sabır var…

İnsanların “çalışmak için yaşamayıp” kendine vakit ayırdığı, bu yüzden akşam 19:00 olduğunda kapattıkları alışveriş yerleri, restoranları var.

Rijks Müzesi ve müthiş ressam Van Gogh’un müzesi var. Birer sanat yarışı haline gelmiş, kanallar içerisinde bulunan bottan evler var.

Yani gezme amacınıza bağlı olarak her şey var. Tıpkı Bakmak ve Görmek gibi…

Bot Ev

Bir gezi blog’u yazmadığım için “Nerede ne yapılır, Ne yenir, Ne içilir” gibi tavsiyeler içeren bölümlerim yok. Açıkçası bunca gezi sitesi varken yapmak da istemem. Zaten bana göre en güzel gezme yöntemi, gidilen yerlerdeki hayatı, mekanları, insanları kendi düzenimizle kıyaslamadan o yerin ruhuna teslim olarak yapmaktır. Çünkü gezilen yeri “başka yer” yapan ve gitmeye teşvik eden değerler zaten “bizde olmayan farklılıklar” dır. Yani Fransa, Türkiye olmadığı için Fransa’dır. Ya da Siyah, Beyaz ya da diğer renkler olmadığı için Siyah’tır. Gezi için verebileceğim tek tavsiye budur.

***

Her ne kadar gidilen yerlerle ilgili kıyaslama yapmayı sevmediğimi söylesem de ülkem adına küçük bir iki şey eklemek de istiyorum.

Her şeye marka yaratmak için uğraş verilirken ülkemiz için neden bir marka yaratılmaz bunu anlamıyorum. Bana göre turizm alanında ülkemizin marka yüzü olacak çok fazla değer var ancak doğru pazarlama stratejileri uygulanıp iyi bir marka yönetimi yapılmadığından dünya tarafından hâlâ istediğimiz düzeyde bilinmiyoruz.

Roma denilince ilk akla gelen, bir Aspendos’un yarısı kadar olmayıp gördüğünüzde, “Aaa bu kadar mıymış yani?” deme ihtimalinizin çok yüksek olduğu şu Kolezyum Amfi Tiyatrosu’ nun pazarlaması o kadar güzeldir ki, ufacık bir logosu bile hemen herkesin aklına Roma’yı getirir. Çünkü Roman Holiday’de, Audrey Hepburn’ün salınarak gezdiği Roma caddelerinin her açısından karşınıza çıkmış, hafızalara kazınmıştır. Yine Hepburn’ün süzüldüğü İspanyol Merdivenleri o kadar güzel bir simge olmuştur ki, bugün yine bir merdiven olma özelliğinden başka bir fonksiyonu olmayan bu mekan hâlâ o büyüyü yakalamaya giden çiftlerle doludur

“Iamsterdam” diye bir yazıyı marka haline getirerek milyonlarca insanı önünde fotoğraf çekmek için kuyruğa sokmak da yine bir marka başarısıdır.

Peki biz niçin eşsiz mutfağımızı, Mardin’imizi, Kapadokya’mızı, Karadeniz’deki yaylalarımızı, lületaşımızı ve sayamayacağım kadar çok enstrümanlarımızı bir Hollanda peyniri ve tahta ayakkabısı kadar özellikli (spesifik) hale getirip pazarlayamıyoruz?

Mesela Gezi Parkı için olağanüstü gayret  sarf eden Turizm ve Kültür Bakanlığı, bunun onda biri olmayan maliyetle, ülkemizin güçlü markalarını yaratabilirdi diyorum ben.

Bitti.

Volendam’da Yeldeğirmenleri